Kültürel demir perde III / “Türkiye’li”


Bu yazı 21.03.2013 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır.

Irkçı-milliyetçi-etnik unsurlara atıf yapılmadan düzenlenecek yurttaş anayasasının kültürde bulacağı karşılıktan kimsenin tam olarak haberdar olmadığını sanıyorum. Yüzyıllık paradigma nihayet kırılıyor, kırılacağı öngörülüyor. Buna karşılık yeni paradigmanın inşasını oluşturacak dile ise henüz hakim olmadığımıza dair çekincelerim var.

Bizlere bahsedildiği haliyle yeni anayasayla birlikte bu ülke yurttaşlarına nihayet “Türk” değil, “Türkiye’li” denecek. Aslında bildiğimiz çoğu rütin kavrayışın altını üstüne getirme olasılığı bulunan ve etkisi muhakkak on yıllar içinde ancak yerleşebilecek bu değişim, malesef bizim eski paradigmayla yapılandırılmış zihinsel kodlarımızda karşılık bulmaya hazır değil. En başta da dil düzeyinde.

Bu ülke yurttaşlarında milliyetçilik ve faşizm sıradandır. Faşizm bu yazının konusu değil ama yine de bahsedeyim. Faşizm, ırkçılık demek değildir. Faşizm; hiyerarşinin doğallaştırıldığı, düzenin, ast-üst ilişkisine bağlı statüler aracılığıyla sağlanacağı ve bunun kanıksandığı yönetme biçimidir. En net karşılığını militarizmde bulur. Faşizm, ırkçı-milliyetçi-etnik paradigmadan beslense bile dini veya seküler biçimlerde de yerleşiklik kazanabilir. Milliyetçilik ise kendisine atfettiği millet statüsünü (mesela Türk’lük statüsünü), bir hiyerarşi içine (-ki çoğunlukla en tepeye), konumlandırdığı için faşist olur. Milliyetçiliğin karşıtı ise Türkiye yeşil-solunda da kabul edildiği haliyle hoşgörü değildir! Milliyetçiliğin karşıtı, kültür paradigmasıdır. Milliyetçilikle ancak, kültür kavrayışının içselleştirilmesi, dilde karşılığının bulunmasıyla mücadele edilebilir ve çekincem, tam da burada başlıyor.

Bu ülkede “Kürt sorunu” yoktu, hiç bir zaman da olmamıştı. Bu ülkede bir insanın en doğal hakkı olan ana diliyle konuşma, öğrenim görme, kendisini bu dille; hukukta, bilimde, sanatta ifade etme hakkı olan Kürtçe sorunu vardı. Aynısı Lazca ve diğer kaybolmakta olan diller için de geçerlidir. Bunlar kültürel ve tabi haklardır. Kürt’lük statüsünden bahsetmek ise milliyetçiliğe girer, tıpkı Türk’lük statüsünden bahsetmek gibi. Başbakan “her türlü milliyetçiliği ayaklar altına alıyoruz” dedi ama sözünün anlamından kendisinin bile haberdar olup olmadığından emin değilim. Çünkü aslında yeni anayasayla birlikte Türk ve Kürt gibi sözcüklerin tedavülden yavaş yavaş kalkması gerekiyor. Yalnızca bu kadar mı? İngiliz, Fransız, Alman, Yunan, Ermeni, Laz gibi sözcükler de tedavülden kalkacak. -Hadi canım, daha neler!

Ne yazık ki milliyetçiliğin karşıtı olan kültür paradigmasının bu ülkenin ne sağcısında, ne solcusunda, ne yeşilinde, ne de entelinde yerleşiklik kazanmadığı gerçeğinden söz ediyorum. Bu haliyle aslında bizim yeşil-sol cemaate yönelik yazıyorum. Çünkü oluşacak yeni dili ilk inşa etmesi gereken bizim hareketimiz, buna karşılık bizlerin bile yeni dile hakim olmadığını sanıyorum. Oysa bu dili kurabilirsek, bu ülkenin ihtiyacı olan ve ikinci dünya savaşı sonrası 60 yılda nakış nakış örülen Batı kültürel paradigmasına yakınlaşmış olacağız, -yani gerçek anlamda milliyetçilik karşıtı bir dile. Basit bir düşünceden bahsetmiyorum. Denenmiş, deneyimi kanıksanmış, başka yerlerde içselleştirilmiş, gerçek anlamdaki barış dilinden bahsediyorum.

Türkçe’de Fransız (French) sözcüğü tedavülden kalkacak. Artık ya Fransızca (yine French çünkü Türkçe, Fransızca diliyle Fransızı birbirinden ayırarak ırkçı-milliyetçi-etnik paradigmasını yaşatır) diyeceğiz ya da “Fransa’lı”. Böylece “Arap asıllı Fransız” veya “Cezayir kökenli Fransız” gibi abuk sözcüklerden de kurtulacağız.  Bu sözcükler Türkçe’nin ırkçı-milliyetçi-etnik paradigmasının yansımaları. Yeni anayasayla birlikte on yıllar içinde “Kürt asıllı Türkiye’li”, “Boşnak asıllı Türkiye’li” gibi sözcükler, Birgül Ayman Güler’in dilinde görüldüğü ve görüleceği üzere, ülkenin eski milliyetçiliğinin uzantısı olan hareketlerce kullanılacak. Yeşil-solun dili ise hukuğun ve kültürün dili olmalı. Ne kadar erken davranıp yeni dilin pozitif yankısını yaşatmaya başlarsak, o kadar iyi.

Yeni anayasayla birlikte dilde ciddi bir değişim geçirmemiz gerekiyor, oysa buna şimdilik hazır görünmüyoruz. Ciddi ve köklü bir değişim gibi bahsediyorum ama aslında, ayrıntıda istisnaları olsa da, oldukça basite indirgeyebilirim. Türk, Kürt, Laz, Ermeni, İngiliz, Fransız gibi sözcüklere alerji duyalım yeter.  Bir düşünelim; en azından yeşil-sol cemaatimiz bu sözcüklere zaten inceden alerji duymuyor muydu? Bir insanın Türklüğü, Kürtlüğü, İngilizliği, Fransızlığı bizim ne umurumuz!

Örneğin; artık “Türk pop müziği” sözü tedavülden kalkacak. “Türkçe pop müzik” diyeceğiz, -ki doğrusu da hep buydu!

İnsanın Türk’ü, Kürd’ü, Ermeni’si, Fransız’ı olmaz. İnsanın Türkçe konuşanı, Kürtçe konuşanı, Ermenice konuşanı, Fransızca konuşanı olur. Türkler, Kürtler, İngilizler, Fransızlar dediğimiz zaman kendi aklımızda ne kadar hoşgörülü olursak olalım, aslında ırkçılığın uzantısı olan bir dili yaşatırız.

Elbette henüz yerleşiklik kazanmadığı için yeni dilin getireceği bazı handikaplar da var. “Kürt kardeşlerimiz” değil, “Kürtçe konuşan kardeşlerimiz.” Kimi yönlerden zor gelebilir. Bu dilin geliştirilmesi, etnik uzantılarından arındırılması gerekiyor.

“Türk televizyonlarında ilk kez” değil, “Türkiye televizyonlarında ilk kez” veya “Türkçe yayın yapan televizyonlarda ilk kez.”

“Türk tarihi” değil, “Türkiye tarihi” Ayrıca umalım ki, bu tarih Türkiye coğrafyasının daha kapsamlı tarihi olsun. Böylelikle bu ülkenin gerçek anlamdaki kültür tarihine sahip çıkmış olacağız. Ve yeni tarih kavrayışı Orta Asya’dan bahsettiği kadar (Türkçe’nin tarihi), bu topraklarda yaşamış Roma İmparatorluğu üzerinden Avrupa tarihini de içermiş olsun. Bu topraklarda tarih demek, dünya tarihi demektir. Değerini bilemedik, artık bilelim.

Yeşil-sol ideoloji “etnik kimlik hakkı” diye bir şeyden bahsetmez. Bu tam da karşıtı olan bir kavrayış olurdu. Yani bizim ideolojinin bir insanın “Türk” olma hakkına saygı duymak veya bunun mücadelesini vermek diye bir yaklaşımı yoktur, olamaz. Öte yandan Türkçe’den başlayarak Türkçe’nin tüm kültürel uzantılarına dair hakkının da arkasında durur. Kürtçe için de… Çünkü bunlar “kültürel kimlik”lerdir. Aradaki fark anlaşılmadıysa bu yazının önceki bölümlerini okumanızı öneririm. (Kültürel demir perde I ve II)

–          o           –

Yukarıda sorunu basitleştirdim ve basit bir çözüm önerdim. Oysa bu konunun esas çatışma noktaları gelecek on yıllarda göreceğimiz üzere ekonomiktir. Anayasadan Türk sözcüğünün kalkmasıyla Türkiye’de sürüsüne bereket, Türk ve Türkçülükten nasiplenen, dernek, vakıf, ocak gibi, ekonomik kaynağı belli olmayan ama muhakkak bugüne kadar anayasal güvenceden hareketle devlet tarafından desteklenen kurumların ayağının kayması gerekiyor. Bu dernekler, ya yeni yapıya ayak uydurup değişim geçirip, içindeki etnik öğeleri kaldırıp kültür kurumuna dönüşecek, ya da kendi ayakları üzerinde durmasını becerecek. Çünkü artık devlet hukuki anlamda etnik-milliyetçilikten desteğini çekmesi gerekiyor. Eğer çekmezse şanlı Kürt tarihinden bahseden kurumlara da destek sağlaması gerekir veya daha doğrusu şanlı Kürt tarihi, şanlı Laz tarihi gibi bugüne kadarkine benzer inşalara gitmesi gerekir.

Günümüzde Batı’da yasaklanmış olan etnik-milliyetçi kavrayışın yerini yavaş yavaş kültürel paradigma alıyor. Ancak bu tamamlanmış bir süreç değildir. Halen oralarda da ırkçılık, etnisite sayıltıları devam ediyor ama bu hareketlere devlet desteği yok. Türkiye’nin milliyetçileri de elbette temel insan hakkı üzerinden istedikleri düşünceye sahip olabilirler. Milliyetçi olmayın denmiyor. Milliyetçi olabilirsiniz, hobi olarak yine olabilirsiniz, …ama benim vergilerimle değil! Aranızda para toplayıp, Türk veya Kürt olmaya yönelik eylemlerde bulunabilir, kımızın dünya harikası bir içecek olduğuna veya poşunun en birinci icat olduğuna dair kulis çalışmaları yapmaya devam edebilirsiniz.

Tabi, bir de nefret suçu yasası çıkarılırsa tam olacak.

 

Not: Bu yazımı, Yeşil Gazete Sanat bölümünde şu an yayımda bulunan “Yunan edebiyatçı bla bla..” haberini yapan ekip arkadaşıma ithaf etsem mi acaba diye düşünüyorum. :)

Yunanistan’lı edebiyatçı bla bla…” olmasın o! :)

 

Muhabbetle…

Reklamlar
Bu yazı Yeşil Politika içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to Kültürel demir perde III / “Türkiye’li”

  1. prekast dedi ki:

    Bu faydalı yazı için teşekkürler, elinize sağlık.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s