Kültürel demir perde – II


Etnisite üzerinden yapılan kavramlaştırmanın ırkçılıktan veya milliyetçilikten farkı yoktur.  Tosbağaya kaplumbağa diyerek benzer kavramlarla, aynı paradigma içinde dolaşabilirsiniz ama lütfen kendinize solcu ya da yeşil demeyiniz.

Bugün Türkiye’de nefret söylemi had safhadayken, malesef solcularımız ahlak, hoşgörü, karşılıklı anlayıştan bahsetmektedir. “Hepimiz kardeşiz” gibi söylemlerden öteye geçememekte yada “halkların kardeşliği”nden bahsedilmektedir. Bir edebiyatçı, şair yada din adamının ağzından çıkıyormuşcasına üretilen bu söylemlerle solculuğun veya yeşil olmanın esas karakteri; bilimsellik veya nesnellik alaşağı edilmektedir. Oysa hoşgörü, ahlak, sevgi gibi erdemlerin içini boşaltmamak ve ilk başvuru kaynağı yapmamak gerekir.

****

Önceki yazımda çok kullandığım ırk sözcüğünün kulak tırmaladığının farkındayım. Bu yöndeki eleştiriler haklıdır. Yine de etnisite, etnik aidiyet, etnik kimlik gibi kavramlarla aynı paradigma içinde yüzmektense, sözüm ona ırkçı olmayan kavrayışlara ayna tutmak daha anlamlı geldi…

Oysa bu kavramların yerine; kültür, kültürel aidiyet veya kültürel kimlik kavramlarını ön plana çıkarınca bakın neler değişir.

Kültür öğrenilir ve nesnel olarak aktarılır. Etnisite ise soyut bir kavram olarak tepeden inşa edilir veya pompalanır. Kültür, bireyin üzerindeki kıyafetten, kurduğu sofrasına, nasıl dans ettiğinden, hangi müzik aletini çaldığına kadar, gözünüzle görebildiğiniz “şey”lere denirken, diğeri; ülküsel, soyut, yüce, kavranılamaz, akla hayale sığmaz bir “şey”den gücünü aldığı iddiasındadır. Birisi “var”ken, diğeri “yok”tur. Birisi “herşey”i kapsayabilecek kadar geniş ve nesnel bir kavramken, diğeri “hiçbirşey”dir.

Bir kültürü belirlemede en önemli argümanın dil olduğunu vurgulamıştım. Buna karşılık geriye kalan kültürel fenomenler de çok önemlidir.

Bu memlekette Türklükle yatırılıp, Türklükle kaldırıldık. Asil kan söylemleri, tüm dünyanın Türk’ten geldiği, tüm dillerin Türkçe’den evrildiğini iddia ettik.

Aklın bir karış havada olmadan şöyle bir etrafına bak bakalım ey okur. Türklüğüne ilişkin herhangi bir emare görüyor musun etrafında? Yetmediyse sokağa çık, belki sokakta bulursun bir gerçek, nesnel bir işaret. Balon olmayan bir şey… Bulabileceğin tek şey şehir meydanındaki bir anıttan ibarettir.

Bir üstüne başına bak bakalım, giydiğin kıyafete, saçını tarayış biçimine, saç-sakal traşına, makyajına, evinde pişen yemeğe, evinin mimarisine, banyosuna, tuvaletine, ud çalabiliyor musun mesela, ney ya da bağlama? Halk oyunların ne alemde?

Bulabileceğin tek şey hala şansın varsa yediğin yaprak dolmasından ibarettir. Yakın zamanlara kadar herkesin evinde dünyaca ünlü Türk halısı veya kilim olurdu, artık o da yok.  Gerisi Tırt.

Hal böyleyken birilerinin çıkıp hala kendisini Türk ya da Kürt olarak tanımlaması, etnik kimlik üzerinden entelektüel artizlikler yapması, doğrusu fazla budalaca geliyor bana. Sorarım öyleyse Türklüğüne ya da Kürtlüğüne ilişkin hiçbir gösterge yokken etrafında, köhnemiş düşünce biçimini savunduğun argümanın nedir? Neye dayanarak kendini Türk ya da Kürt olarak tanımlıyorsun? Çıkar ağzından baklayı da herkesler duysun bilsin…

Ne kaldı ki geriye?

Bunlardan bahsedince aldığın “milli” eğitimden kelli hüzünlenmiş olabilirsin. Üzülme boşver, bunda da bir hayır vardır. Tv’de bir sürü savaş stratejisti veya gazete denen reklam kağıtları, “bunlar hep Amerika’nın oyunları, yediler bitirdiler kültürümüzü” demeye başlayabilir. Ama bil ki durum oralarda da aynı. Türk kültürü kalmadığı kadar Amerikan kültürü de, Fransız kültürü de Japon kültürü de Hint kültürü de kalmadı zaten dünyada…

Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin, aynı tip apartmanlarda, aynı tip daire veya evlerde, aynı kanepelerde, aynı cipsler yenerek, aynı köşeye yerleştirilmiş, aynı tvlere bakılıyor. Eğer dikkatli bakarsan Brezilya’nın da, Hindistan’ın da tvsindeki Mehmet Ali Erbil’i ayırt edebilirsin. Aynı sarışın kadınlar hava durumunu sunuyor. Hepsinde de programlar aynı saatte başlıyor. Herkesin elinde aynı cep telefonu veya bilgisayar…

Hadi tv denen mefhum zaten gerçek veya gösterge kabul edilemez. Tüm kentlerin sokakları aynı asfaltlarla döşenmiş durumda. İnsanlar, ya aynı fast-foodları yiyor yada aynı sofra adabıyla, yani çatal bıçakla masada yiyip içiyor. Kolalar su gibi akıyor. Herkes aynı S-M-L-XL tişörtlere sığmaya çalışıyor. Pantolon, etek, mont, ayakkabı hep aynı. Lunaparklar, müzik, dans, takıtaklavatçakıçakmak…

*****

Yüzyıldan fazla süredir üretilmiş birçok kültür kuramı var. Farkılıkları veya kuramcıların kavrayış farkı olsa da hepsi belli noktalarda birleşir. En basiti ise “giysi” analojisidir. Kültürel kimlik, içinde hep aynı biyolojik insanın yani bireyin bulunduğu, buna karşılık doğuşundan itibaren çevresindeki kültür veya kültürler ile kurduğu etkileşim aracılığıyla yaratmış olduğu kendisine has kişiliğe denebilir. Ancak bu kavrayış etnik kimlik gibi statik, sabit değildir. Nitekim kültürü veya kültürleri de sabit ele almamak gerekir.

Örneğin Türkiye’de alt kimlik-üst kimlik tartışmaları başladı –ki bu kavrayışlar yine de bir bakıma daha yapıcı görünmesine karşın, aynı etnik kavrayışlardan hareket edince aynı kuyuyu daha da derinleştirmekten başka işe yaramaz.  Ayrıca bu ““hiyerarşi”nin kontenjanı kaçtır?” diye sormak gerekir. Mesela Türkiye toplumsal iletişiminde artık iyice yaygınlaşan “önce Türk sonra Müslüman” veya “önce Müslüman sonra Kürt” veya aklı sıra daha yapıcı düşünenlerin kullandığı “önce insan, sonra Türkiyeli, sonra Kürt, sonra Beşiktaşlılık…”  ve varyasyonları mıdır?

Oysa kültür kavramı bakın bu durumu nasıl ele alır

Örneğin; 200 yıl önce kapalı Çerkez kültürü Afrikalı’dan ve hatta dünyada Afrika diye bir yer olduğundan bile haberdar değildi. Yalnızca Kaf dağının ardındaki bir masaldan ibaret Afrika’yı duymuşsa da etkileşim yoktu. Bugün ise beş yaşında tv’de ritüellerini izliyor, 15 yaşında literatürlerini okuyup, 20 yaşında İstanbul’un merkezinde Afrikalı bir arkadaşı olup, Afrika müziğiyle dans edebiliyor. 25 yaşında Afrika’yı görme şansına bile sahip olabiliyor. Etnik kavrayış at gözlüğüyle bakıp durumdan ders çıkarmayabilir ama kültürel kavrayış, bilişsel antropolojide olduğu gibi kültürel çarpışmaların yayıldığını, kültürleri değiştirip dönüştürdüğünü vurguluyor. Bağlamayla perküsyon birarada müzik yapıldığında tek başına bağlama sanatçısı da, perküsyon sanatçısı da tekil kimliğini artık kaybetmiştir. Çünkü kültür örüntülü yapıdadır ve bundan anlaşılması gereken, insanın kültürel giysisinin 1-2 veya 5 gibi kontenjanlarla değil, sayısız ve hiyerarşisiz yapıda zihnine ve yaşamına kodlandığıdır. Tango yaparken Arjantinli’sin, çiğ köfte yerken Kürt, rakı içerken Türk’sün, vodka içerken Rus. Peki ya balık tutarken ya da kamp kurarken?

Malesef Kültürel demir perde yazılarım aynı at gözlüğüne sıkışmaktadır. Gözlüğü çıkarınca neler görülebilir? Birkaç kültür sayayım…

Günümüzde sayılabilecek en belirgin kültür örneği belki de kent kültürüdür veya kırsal kültür, kasaba kültürü, dağlılık, ovalılık, metropol kültürü… Öğretmenlik kültürü, doktorluk kültürü gibi mesleki kültürler… Rock, rap, türkü, arabesk gibi müzikal kültürler… Sanatçılık kültürü, pazarlamacı kültürü, 657 kültürü, edebiyat kültürü… Sokak kültürü, mahalle kültürü, AVM kültürü, gençlik kültürü, üniversite kültürü, varoş kültürü, getto kültürü, Anadolu kültürü, İzmir kültürü, Karadeniz kültürü, doğu kültürü, motorsiklet kültürü, bisiklet kültürü, Vosvos kültürü, sosyete kültürü, havaalanı kültürü, balıkçılık kültürü, kampçılık kültürü, festival kültürü, …Unutmadan Beşiktaşlılık, Fenerbahçelilik, basketbol, tenis, ralli…  Tütün kültürü, gurme kültürü, sofra kültürü, şarap kültürü …Tikitoşluk, apaçilik, metalcilik… Bunların hepsi kişilerin birbirleriyle aynı dili konuşup, kendilerine has simgelerle ortaklıklarını kültürel kimlik olarak ortaya koyar. Kişiler saydığım ve sayamadığım daha nice kültürlere aidiyet hissedebilir. Türk kültürü, Kürt kültürü, Laz kültürü de bu sayılanlar arasında yer bulur, ancak o zaman hem antika kaldıkları dikkat çekecek ve hem de bunlar etnik kavrayışın en başat saydığı kategorilerken, kültür kavrayışının içinde eriyip gidecektir.

Bir kültür hayvanı olan insanın kültürel giysisi gittikçe karmaşıklaşıyor. Kültür kavrayışı, etnik-milliyetçi ulus devlet modellerinin tek tipte insan yetiştirme çabasıyla, sürekli aşılamaya çalıştığı yabancı düşmanlığıyla kafa kafaya zıttır. Kültürel kavrayışta devletlerden tek beklenen ise hukuktur!

Türkiye’nin kültürel demir perdesi, tam da kültür kavramının doğru bilinmemesi, öğretilmemesi, toplumsal iletişimlerde kendisine yer bulamaması, yani kapatılmış olduğu etnik kavrayışların kafesinden çıkamaması ya da tam da kültür kavramının üstünün örtülmesine işaret eder. Dikkat edilirse her iki yazımda da vurgum “hepimiz insanız” değildir. Bunu bile söyleyemeyenler bir yana, amacım çağdaş dünyanın bildiği ama bizim yabancı kaldığımız kavrayış farkına dikkat çekmektir. Kültürel farklılıklar somuttur, hoşgörüye veya karşılıklı anlayışa etnik kavrayıştan daha az ihtiyacı vardır, çünkü kültürel kavrayış kendi halince kültürel göreliliği de beraberinde getirir ve nefret söylemi üretilmesini engeller.

Yeni anayasanın tartışıldığı Türkiye hukuk devletinde her türlü kültürün özgürleşmeye ihtiyacı vardır. Çokkültürlülük, Türkiye’de dar kafalılıkla anlaşıldığı haliyle çok milletlilik ya da çok etniklilik demek değildir. Kültür kavramı ırk, millet, etnisite kavramlarından apayrı bir anlama gelir ve o kavramları çoktan çürütmüştür. Buna karşılık Türkiye’deki politik yelpaze o kadar yoz ki toplumun yarısından fazlası, zaten ırkçılıktan beslenip etnik ayrımcılığı şiddetle onurlandırırken, daha aklı fikri başında olması gereken sol ve yeşil gruplar etnik ayrımcılığı hoşgörü üzerinden onurlandırırlar. Oysa bu ikisi arasında fark yoktur.

Her ne kadar bu yazıda uç örneklere çektiysem de, ilk yazımda kültürü belirlerken dilin önemini zaten vurgulamıştım. Hukuksal zeminde çokkültürlülük, bir yanıyla çok dilliliğe, bir yanıyla bireysel hak ve özgürlüklere, bir yanıyla da milliyetçi-etnik kavrayışların ortadan kaldırılmasına veya devletin her türlü etnik-milliyetçiliğe desteğini kesmesine işaret eder. Nefret söylemi ve suçları; kendisini üst görme bönlüğünün aşılandığı milliyetçi-etnik kavrayıştan kaynaklanmaktadır. Bir kültürbilimci olarak Türkiye’de Kürt sorunundan ziyade milliyetçilik sorunundan bahseder ve çözümün de “etnik veya dini” hiçbir içeriğe sahip olmayan yurttaş anayasası olduğunu savunurum.

Muhabbetle…

Önceki yazı: Kültürel demir perde

Bu yazı 24.11.2011 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır.

Bu yazı Yeşil Politika içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s