Monomitos (tek tanrıcılık) ve Polymitos (çok tanrıcılık)


Polymitos ve monomitos olarak tanımlanan bu dikotominin temelindeki ayrım, tamamen söylenceden/hikayeden ne anladığımızla ilgilidir.

Monomitos’a (tektanrıcılık) göre; “doğruluğun çıktığı yerde söylenceler son bulur.”

Polymitos’a göre (çok tanrıcılık) ise; “doğruluk, söylencelerin bitiş değil çıkış noktasıdır.”

Sorun tam buradadır. Monomitosçulara göre söylenceler/hikayeler değersizdir. İslam ve bilimum tek tanrılı dinlerin söylencelere, dolayısıyla sanat ve edebiyata boş bir uğraşı gibi bakmasının sebebi budur. Bunlar bir kere doğru değildir! Hakkaten öyle değil midir? Şairler ve edebiyatçılar Nietzche’nin derin ifadesiyle, yalancıdan ibaret değil midir?

Polymitosta ise tüm doğrulukla ilgili söylemler birer söylenceden ibarettir. Buna karşılık her söylencenin içinde biraz da doğruluk payı vardır! Çünkü tekrar vurgulamak gerekirse doğruluk, söylencenin bitiş değil çıkış noktasıdır. Her yazar ve şair kendi bilgi birikimi üzerine yenisini inşa ederek işe başlamaktadır. Öyle değil mi?

İşte burada bize bin yıldır kavratılmış olduğu haliyle sanatın konumu kalır. Sanat, neden bilimde/felsefede kendisine yer edinemez?

“Bir doğruluğu, öykülemek”

Çok tanrıcılığı, sanat diye tanımlayınca değersizmiş gibi algılarsınız. Ne de olsa sanat “boş bir uğraştır.” “Din” diye tanımlarsanız hiç birşey söylememiş olursunuz. “Bilim” olarak tanımlamak da mümkündür. Fakat bu kez bilime saygısızlık etmiş gibi olursunuz. Çok tanrıcılığa estetik gözle bakmazsanız, her kızılderili bilgeyi ya da şamanı öncelikle “bilmediğini bilen” biri olarak değerlendirmezseniz -ki bunlarda çoğunlukla hayatın ve dünyanın bilinmezliği karşısında bir boyun eğiş vardır.-, zaten yasaklanmış olan çok tanrıcılığı kavrayamazsınız. Dahası İslam’ın içine sızmış olan ve günümüzde de saygı duyulan bilgelerdeki şamanik unsurlar, tam da bir iktidarmış gibi kanun koyan ile bilmediğini şairane bir dille vurgulayan arasındaki ayrımdır. Sırf bilmiyor olduğu ya da son sözü söylememiş olduğu için saygı duymazsanız, zaten din işte orada başlar. Bildiğini iddia edenlere aldanmaktan öteye geçemezsiniz. Buna karşılık tarih bize böyle bir yalancılığın içinde bile bir erdem olduğunu öğretmektedir. Ta ki bu bahsi geçen kişi öldükten sonra başka “dinleyecek-soracak-muhabbet edecek” kişi bakmaktansa, patolojik bir tavırla, dünyadaki yeni söylencelerden yüz çevirmeye dönüşünceye kadar…

Oysaki “doğruluğu öykülemek”, hayatı yaşama sanatı ile ilgilidir. Doğruluk kuru bir bilgi olarak dolapta durursa değersizdir. Her doğruluk öykülemeyle birlikte yaşayabilmelidir. Bunlar, “Modus vivendi” denen birlikte yaşama biçimi halinde varolurlar. Çok tanrıcılık tam da budur.

Kısacası Sokrates, Platon, Shakespeare, Descartes, Tolstoy birer peygamberdir. Süleyman, İsa, Muhammed ise birer şair. Aklımızda yarattığımız bu iki evren arasında ise istediğinizi istediğiniz yere yerleştirin… Ama dikkat bunu yaparsanız zaten polymitosçu olursunuz.

Polymitos bir din değildir. İnsanın kendi zihninin temel çalışma prensibidir. Bu sebeple tarihte ne kadar geriye giderseniz gidin ya da dünyanın isterseniz öbür ucuna gidin, her yerde çok tanrıcılığı bulursunuz. Fakat polymitos da kurumlaşıp, dogmalaşabilir. Polymitosçuluk çok eskilerde kaldı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Her tabela birer ikondur. Her esnaf, kendi mabedinde işini yapar. Levi-Strauss’un “dizisel bilinçlilik” dediği ve böylelikle ilkel-uygar insan ayrımını reddedişi, tam da budur. İki bin yıl sonra bizim yaşamlarımızı inceleyen arkeologlar ya da uzaylılar, bizim Macintosh’a taptığımızı sanabilir. Ne de olsa saatlerce önünde dua ediyoruzdur. Ya da tam tersi, çoktanrıcılıkta, örneğin, Yunan heykellerine tapınıldığını düşünüyorsanız bunun sebebi, tam da o heykellerin işlevinin ne olduğunu kavrayamıyor olmamızdan kaynaklanır. Dahası illede işlevselliği kavramaya çalışan modern zihinlerimiz de bu anlamda koca bir engeldir.

Ben bir çoktanrıcıyım ya da polymitosçu. Shakespeare’e taparım. Tolstoy hazretleri benim ilahımdır. Fakat bi dakka.. Bunların sadece birer insan olduğunu da bilirim. Demek ki; benim tapınmam ile tektanrıcılığın tapınması arasında dağlar kadar fark var. Peki sorarım: “Doğrudur; çok tanrıcılık insanlar arasında eşitsizliği meşru kılar. İşte ben Tolstoy’a tapıyorum. O benim yukarımdadır. Olmasın mı? Bence varsın bu kadar eşitsizlik de oluversin. Onun bu şekilde yukarıda yer almasıyla, benden (nasıl olsa bir şekilde) fazla elde edeceği özgürlük ve olanaklarda gözüm yok!” Esas sorun eşitlik diyerek insanların yaşam alanını, küçük olana göre daraltanlardan kaynaklanıyor. Tamahkar muhafazakarlık, tam da bu düşünceyi kendisine araç ederek işin üstesinden geliyor. Bence bunlar Nietzche’nin dediği üzere “namusu överken şehvete çağırıyor.”

Dahası Süleyman hazretleri mitosu, Muhammed hazretlerinden çok daha ekolojik ve sevilesidir. Çünkü o daha büyük bir şairdir, hatta o kadar ki, bildiğimiz (rivayet edildiği) üzere kuşlarla konuşur. Muhammed ise daha çok siyasetçi ve hukukçudur, sanata ilişkin pek az şey vardır onda. Bu sebeple ekolojik bir peygamberden bahsedilecekse, O, Süleyman’dır işte… Haa bir dakka! Bir de doğa / kültür ayrımını sorgulayan Levi-Strauss… Unutmadan bir de Tolstoy’dur tabi, ne de olsa kırsal yaşamı öve öve bitiremez… E, tabi bir de Bookchin… Illich’i de unutmamak lazım. Üzgünüm ama yine çoğaldı. Oysa bir teklik ve birlik yaratmak ve son sözü söylemek istemiştim.

Sevgili …, üstadım; Nietzche’den alıntı yapmışsın; “asli olanı yerine koymak” demişsin. Kusuruma bakma ama Nietzche’yi senin gibi yorumlayanlardan haberdar olmakla birlikte, bence bu yorum tamamen yanlış. Nietzche, tek tanrılığı yaratan esas Zerdüşt’ün küllerini dağa geri götürür. Böylelikle hiç gelmemiş gibi yapar. Zaten Nietzche, sürekli bir takım kavramları putlaştırır ve bu tavrının örnek olmasını bekler, ne de olsa, O bir öğretmen ve bir peygamberdir. Dionysos’un havarisidir. Yine de açmak gerekirse Nietzche’nin tüm kavramları dinamiktir ya da kişileştirilmiştir. Kafasına göre istediği kavramı, kendi entelektüel aklıyla ve ruh haline göre ötekiler ya da ön plana alır. Böylelikle ilkesiz mi olmuş olur Nietzche? Açıkçası ilkesizin önde gidenidir.

Senin başladığın yerden kapatayım. Belki de bu şık olur. İbrahim Ferrera, Küba’da evine konuk olan gazetecilere putlarını gösterir. Hergün bir putunun önüne bal koyar ya da sunar. Bir de mum yakıp gazetecilere şöyle söyler: “Bunu yemeyeceğini elbette biliyorum!” Ha-ha. Bu durum tam da bize nasihat edilen İbrahim hazretlerinin mitosu değil midir? Yani “putlar hiç balta kullanır mı?” Ferrera’nın bu sözüyle kast ettiği Baudrillard’in; “”ilkeller” ne inanırlardı, ne de inanmazlardı” sözüyle özetlenebilir. Yani putlarının hem sadece bir hikaye olduğunu bilir, hem de bu hikayeden çıkarılacak dersi anlarlardı. Demem o ki; din, onlar için mutlak gerçeği imlemezdi ve bu onun en muhteşem özelliğiydi çünkü kutsal, sanatsal niteliğiyle dönüştürücü bir güç anlamına gelirdi.

https://modernwish.wordpress.com/2009/11/12/monomitos-ve-polymitos-dilaver-ve-muhsine-atfen/

Ganpati or Ganesh Festival - Pune, India

2010 yılındaki Hindistan Ganesh Festivali’nden (bayramından) bir kare. Hayatında hiç put görmemiş müslümanlara ilginç gelebilir. https://modernwish.wordpress.com/2010/09/27/ganpati-or-ganesh-festival-pune-india/

Reklamlar
Bu yazı Meseller içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s