Yağlı ip


Bu yazı 17 Aralık 2012 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır.

“We all live in yellow submarine”

John Lennon

****

Yeşiller ve sol “gelecek partisi”nde birleşti. Birleşme büyüleyici güzellikte bir zamanda gerçekleşti.

Yeni parti, kendisine referans olarak Adalet ve Anavatan Parti’lerini gösteren siyasal hareketin vizyondaki temsilcisinin, elinde yağlı iple dolaşıp, ölümden bahsettiği günlerde doğmuş oldu. Ne kutlu! Temsilci, kendisinden önceki referanslardan hareketle, kendisinin de artık öldürülmesi gerektiğini hissetmiş olmalı. İlköğretim kitaplarında okuduğu şişirme padişahlık masallarına tamah ederken, kahramanlığın ancak ölümden sonra gerçekleştiği Türkiye kültürünü nihayet anlamış bulunmalı. Yağlı ipi, iktidardan nasibini alamayan tek örgütlenmeye karşı tehdit olarak gösterirken, konu, ekranlarda, “birileri beni bugüne değin asmış olmalıydı” serzenişine dönüşüyor. Tehditte bulundukları içinse sıkıntı yok. Çünkü onlar da kahramanları olan Deniz Gezmiş ve nicelerinin kaderini paylaşmak üzere yola çıkmışlardı. Ve eğer iktidarın temsilcisi bu yasayı tekrar çıkarmayı başarabilirse pek sevineceklerdir. Aslında herkes sevinecektir. Konu hazır buradayken Ecevit’e bir fatiha okunmalı. Ölümle kahramanlığın bir arada yürüdüğü vahşet kültürüne, allem edip-kallem edip “dur” diyen yasayı meclisten geçirebildiği için. Öyle ki memleketin linç kültürü sevdası içinde, idam karşıtlığını, medyada doğru aktörlerle sahneleyip, sanki bir toplumsal mutabakat gerçekleştirmiş gibi sunmayı başarabildiği için… Helal olsun.

Helal olsun çünkü eğer bu mutabakatmış gibi görünen karar çıkmamış olsaydı, hala nereye gittiğini bilmeyen aktörler öldürülmeye devam edecek ve böylece kahraman olacaklardı. Onların kahramanlık kültleriyle avutulan ve motive edilen yeni gençler ise nereye gittiklerini bilmedikleri hikayelerde maşa olmaya devam edeceklerdi. Ölüm her zaman büyüleyici güzelliktedir. Bu hikayede Deniz Gezmiş’i, Adnan Menderes’ten ayıran ise her zaman teröristlik konumuna düşmek zorunda kalan muhalefetin, zaten nereye gideceği belli olmayan bir oyun oynamak mecburiyetinde olmasıdır. Oysa Adnan Menderes gibi iktidar rolünü yerine getirenden, en azından nereye gittiğinin bilincinde olması beklenirdi.

Şimdiki iktidar da artık nereye gideceğini bilemiyor. Tekrarını oynadığı hikayenin sonunda duran ve bu kez kendi elindeki yağlı ip bunu gösteriyor. Bildiği tek politika; yap-işlet-devret modeliyle sahip olduğu iktidar manivelasını, kendi yandaş sermayedarlarına kar getirecek her yasayı çıkarmaktan kendisini alıkoymaması gerçekliğiydi. Bugüne kadar, yani 10 yıldır gerçekleştirdiği bu eylemle, toplum arzuladığı gökdelenlere ulaşmış durumda. Buna karşılık ne kadar çok olursa olsunlar, toplumun yalnızca %1’inin buralarda oturabildiği de zihinlere dank etmiş bulunuyor. Kapitalizm bu işte. Filmlerde yaşayanı arzulayan bir toplum, filmlerin aslında gösterdiği diğer kısmı yeni yeni fark ediyor. Hareket alanı yok. Çünkü her tarafta inşa edilen (gökdelen olmasa da) endüstriyel apartman dairelerinin kredi borcunu ödemek için hala nereden baksan 5 sene gerekli. Orta sınıfın bir kısmı hala hakkını seslendiremeyecek durumda. Şeytana ilk yandaşlık yapan gruptur bu ve elinden kurtulduğu zaman, yeni solun iktidar tarihini de belirleyecektir.

Son yıllarda iktidarın elindeki tek gerçekliğin de bokunun çıktığı göründü. Görünmesiyle birlikte sol anlam kazanmaya başladı zaten. İktidar, bir zamanlar laiklik, türban, Kürt sorunu, özgürleşme ve değişim simgeleriyle yola çıkmış ama geçen zamanda kendisini övmek isterken, her konunun ekonomiyle ilişkisi olduğunu da açık etmiş bulundu. Nihayet “ağlamayana meme yok” ya da “ekmek aslanın ağzında” felsefesini kendisine kimlik edindi. Perdelerin arkası göründü. Kral çıplak. Her kapitalist sağ iktidarın kaderidir bu. “Bir yere kadar” denir ya hani, o işte. Öldürme ve öldürülmenin büyüleyiciliğiyle kendisini tekrar kutsama ve bellekleri sıfırlama şansı da ortadan kalkmış durumda. Rakiplerini düşmanlaştırarak gittiği yolun sonunda, onları öldüremiyor. Bari bunca ettiği söz üstüne kendisi ölse ama o da yok. Ne kadar güç bir durum. Öylesine güç ki; demokrasi yerine asılmayı arzuluyorlar. Nafile. Yavaş yavaş sönüyorlar… Kendileriyle birlikte, öldürülerek kahramanlaşan, şişirme Menderes ve Özal mitlerini de söndürecekler. Yazık.

Beyaz atlı mütahitlerin çaktırmadan değil, artık caka sata sata orayı burayı parsellediği, öğrenci kılık kıyafet özgürlüğü gibi gösterilenin, aslında tekstil sektörünü canlandırmak istediği, siyaset ve sermayenin bütünleştiği alan görünür oldu. Aslında bunun bir de mafya ayağı var ama o, pkk sorunu çözümlenmiş gibi olduğunda el değiştirecek, ortaya çıkacak. Az kaldı.

Elinde tuttuğu yağlı ip, o yere geldiğimizi imliyor. Toplum, sağcılık neymiş, solculuk neymiş yeni yeni anlıyor. İşin ilginç yanı, Ecevit sayesinde çıkmış olan yasa, tüm tarafgirliklere selam çakıyor. Mustafa Kemal’le başlayan tepeden modernleştirmenin, bir şair eliyle gerçekleştirdiği son ve nihai hamlesi. “Şimdi yapın, ne yapacaksanız.” Memleket insanının görmese de, bilmese de, varlığını hissettiği iktidarın ölüm meleklerinin artık olmadığını farkediyoruz. Terk ettiler bizi. İlk travmalarını ise 10 küsur sene sonra iktidardakilerin halinden anlıyoruz. Bu halleri, bugüne kadar ölümün güzelliği ve basitliğiyle donanan politika yerine, bundan sonrasının ne kadar zor olduğunu hatırlatıyor. “Öldüremezsin.” Artık vatan haini olma özgürlüğü var. Vatan hainliğiyle suçlama keyfi yok. İç düşman martavalı eski bir masal, demokrasilerde yeri yok. Tüm yurttaşlar “bir memleket gibi olan gemide” politik olarak eşit. Rakiplerini gömemezsin, gömülüp kurtulamazsın da. Politikada tek bildiğin “ölümü bile göze almak” denen politikasızlık olamaz. …Ölüm artık konumuz dışında. Demokrasi bu işte, ne kadar basit… Bir de doğrudan demokrasi var –ki o daha karışık… Hele bir demokrasiyi öğrenelim, kırmadan, boğazlamadan.

Muhabbetle…

Reklamlar
Yeşil Politika içinde yayınlandı | Yorum bırakın

[Röportaj] Memet Ali Alabora: “Oyun oynayacak mısın? Oynamayacak mısın?”


Bu röportaj 21 Kasım 2012 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır.

Yeşil Gazete olarak, okurlarımız için Memet Ali Alabora’yla bir röportaj gerçekleştirdik. M.Ali Alabora, şu günlerde 1 Aralık’ta sahnelenmeye başlayacak olan “Mi minör” isimli oyunun yönetmenliğini yapıyor. Aynı zamanda oyunun geçtiği Pinima ülkesinin başkanını da oynayacak olduğu ve çarpıcı olacağı şimdiden belli olan gösteriden ayrı olarak, kendisiyle Oyuncular Sendikası başkanlığı hakkında, oyun kavramı üzerine ve hatta kültür-sanat politikalarına yönelik birçok başlığa denk gelecek içerikte, uzun uzun muhabbet ettik. Alabora’ya yoğun prova süreçleri ve Heberler çekimleri arasında bize vakit ayırdığı için teşekkür ediyor ve sizlere yemyeşil muhabbetimizi aktarıyoruz.

****

R. K: “Mi minör” mü? “Pinima” mı?

M.A: Mi minör… Oyunun adı “Mi Minör.” Ülkenin adı “Pinima.” Miminör.net. Oradan görebiliyorsunuz hikayeyi.

R. K. : Ben Mi minör’ü tiyatronun adı olabilir mi diye düşünmüştüm.

M. A. : Hayır, hayır… Tiyatronun bir adı yok. Bir kumpanya değil bu. Bu sadece bir proje. “Mi Minör” diye bir proje. Bunu yapan bir prodüktörün adı madı yok yani. Bir prodüksiyon şirketimiz var ama ayrıca öne çıkan; şu tiyatronun, şu oyunu gibi bir durumuz yok.

R. K. : Mi minör ve Pinima sitelerini incelemeden, yalnızca tanıtım videosunu izlediğimde ilk olarak “Heberler”’deki gibi bir Türkiye parodisiyle karşılaştığımı düşünmüştüm.  Yani izleyiciler tarafından sosyal medyadan izlendiği haliyle… Ama sonradan bakınca aslında Türkiye’yle hiç ilgisi yokmuş da, Orwell’vari bir bilimkurguymuş gibi geldi. Bu oyun fikri bir Türkiye parodisi midir? Yoksa bağımsız bir kurgu hikaye mi?

M. A. : Burası tamamen Pinima. Meltem Arıkan’ın bulduğu bir ülke. Burası Türkiye değil. Amerika da değil.. Herhangi bir yer de değil. …Ama çok ilginç bir yansıması var. O da şu; “abi burası tam Türkiye olmuş ya.” “Burası Tam Kuzey Kore olmuş.” “Abi aynı Türkmenistan.” “Tam Amerika olmuş.” …. Bütün bunları o ülkelerden gelen çeşitli insanlardan ya da yorum yapan çoğu insandan duydum ben.  Yani dolayısıyla bu bir ülkeye ait veya bir ülkenin parodisi olsun diye yapılmış bir şey değil. Bu genel olarak dünyadaki sistemin, bugünkü işleyişin, korku üzerinden işleyişin ve genel olarak ataerkillik üzerinden işleyişin kurgulandığı bir ülke. 0’dan, 3.14 metre yüksekliğindeki Pinima ülkesinde bir yer.

R. K. : Tam olarak otoriteryenlik eleştirisi var mı peki burada? Otoriteryen bir ülke mi burası; korku üzerinden dediğiniz yeri açabilir miyiz? Çünkü otoriteryen mi? Yoksa acaba simülasyon mu demek gerekiyor acaba diye düşündürüyor? Biraz da öyleymiş gibi.. Yani ne kadar otoriteryen? Hatta Otoriteryen eleştiri pek yokmuş gibi de görülebilir mi?

M. A. : Dediğim gibi.. Bir Amerikalı buraya “aynı Amerika” diyor. Ya da başka bir arkadaş başka bir yere benzetiyor. Dolayısıyla hani bu dünyanın heryerinden birşey var içinde. Mesela oyunun içinde bir takım yasaklar var. O yasaklar arka arkaya dizildiğinde inanılmaz absürd duruyor. Ama o yasakların hepsi dünyanın bir yerinde gerçekten var olan yasaklar.

R. K. : “Mi minör” ismi nereden geliyor?

M. A. : Mi minör ismi tamamen Meltem’in tercihi. Kadın sesine çok yakın bir ton mi minör. Biraz onunla ilgisi var. Biraz da kendi tercihi tabi…

R. K. : Hikâye aslında biraz dolaşıyor ama hikâyeyi alabilir miyiz?

M. A. : Mi minör Pinima ismindeki bir ülkede geçiyor. Pinima, demokrasiyle yönetilen ve herşeye başkanın karar verdiği bir ülke. Ve bu Pinima’ya, siz oyuna geldiğiniz andan itibaren girmiş oluyorsunuz. Bu ülkenin bir televizyonu var. Televizyonda yayınlanan dizileri var. Reklamlar var, haberler var. Siz o haberleri izliyorsunuz, kimi zaman haberlerde olanlar halka soruluyor. Sizin yanınızda insanlarla röportaj yapılıyor. Siz de o meydandasınız. Ve başkan halkı için her seferinde yeni düzenlemeler yapıyor. Oyunun temel kurgusu bu. Siz de bunu yaşıyorsunuz. Ama bu sırada bir piyanist var, bir sokak piyanisti. Ve oyun o sokak piyanistinin ince sesleriyle “mi” notalarının yasaklanmasıyla başlıyor. Bunun üzerine piyanist tepkisini göstermek için şarkılar söylemeye başlıyor ve ona yeni müzisyenler de katılıyor, sonra ergenler de katılıyor, isterse seyirciler de katılıyor. Böylece piyanist seyirciyle birlikte, sosyal medya üzerinden de birsürü seyirciyle, dijital oyuncuyla ilişki kurararak Pinima’da olup bitenleri dünyaya yaymaya ve seyirciye de gerçekten olup bitenleri göstermeye davet ediyor. Biz aslında sizi bir gösteri izlemeye davet ediyoruz. Siz bir gösteri izlerken bir oyun başlıyor. Piyanist ve ekibi sizi bir oyun oynamaya davet ediyor aslında. Burada seyircinin en baştan itibaren seçimleri var. 1-) Önce bu oyuna gelecek misiniz? Yoksa sosyal medyadan ne olup bittiğine mi bakacaksınız? Arada yaptığımız canlı yayınları mı izleyeceksiniz? İzledin mi hiç yayınlardan bazılarını?…

R. K. : İzledim. Bugün “düşünce özgürlüğü satıyoruz” denen bir video vardı.

M. A. : Onlar tanıtım videoları, o değil. Pınarın, piyanistin sitesi var. O siteye girersen, orada, o gece çekilmiş canlı yayınlar var. Oradan yapılmış. Seyircilerle konuşuyor. Soruyor. Yani ya seyirci olarak canlı yayınları izleyerek twitleri takip ederek, “ya orada bir şey oluyor”u takip edebilirsiniz. Ya da bilet alıp mekana gelebilirsiniz. Bileti alırken iki tane seçeneğiniz var; ya Pinima halkı gibi onlarla aynı zeminde olacaksınız, orta alanda ayakta olacaksınız iki saat boyunca, ya da tribünden izleyeceksiniz seyirci olarak. Bileti aldınız, geldiniz. Her ikisinden birine karar verdiniz. Yine iki seçeneğiniz var. Seyirci olarak, sadece oyunu izlemeyi tercih edebilirsiniz, -gösteriyi izlemeyi. Ya da piyanistlerin davetiyle oyuna katılmayı tercih edebilirsiniz. Yani her aşamada seyircinin seçim yapmasını beklediğimiz bir oyun aslında.

R. K. : Sosyal medyayla ilgili, mesela piyanist bir twitter hesabı açmış ve oradan yayınlara başlamış bile. Her karakterin bir hesabı var gibi…

M. A. : Her oyun oradan başlıyor. (Şu anda internette misin? Hani neredesin? … :P ) Bak şurada “piyanisti destekle” var. O bizi piyanistin sitesine götürüyor.  Oyun sırasında burada durursan, bu açık kalırsa, sağ tarafta piyanistin attığı twitleri, facebook’ta post ettiklerini ve o sırada yaptığı canlı yayınları izleyebiliyorsun.

R. K : Her karakterin var mı peki?

M. A. : Her karakterin değil. Piyanistin, müzisyenlerin ve ona eşlik eden ergenlerin. Burası piyanistin Ustream kanalı. Buradan, oyun anında izlenebiliyor ama aynı zamanda daha önce çekilmiş videolara da gidebiliyoruz.  Şimdi oyun esnasında çekilmiş bir video izleteceğim. Ve sen yazdığın zaman sana cevap da yazıyorlar içeriden.

R. K. : Yalnız oyun sosyal medyadan ayrı olmuyor. İlle de akıllı telefon, tablet ya da laptop gerekiyor gibi.

M. A. : Yoo aslında sadece ayrı bir katman yaşıyorsun. Tamamen hayat gibi. Twitter kullanmadan da bugün yaşarsın.

M. A. : Bak seyret şimdi. Bunlar bayağı şu anda bir adamın ağzına ekmek tıkılmasını izliyorlar. Sosyal medyadan izleyen için bizim temel kurgumuz aslında seyircinin tepkilerini görebilmeniz. Dolayısıyla her gece farklı bir olay izliyorsun aslında.

R. K. : Sosyal medyadan bu görüntüler izlenebilecek mi?

M. A. : Canlı bu. Canlı kayıt. Bunu evde olsaydın canlı olarak izleyebiliyordun zaten. Bak. Bunlar seyirci, hiç biri oyuncu değil. Başkan çıktı mesela şimdi. Ben oynuyorum.

R. K. : Tepki veriyorlarsa ne oluyor?

M. A. : Veriyorlar, “Yuuuh” falan diyorlar. Bak şimdi tepki veriyorlar bana. Ben diyorum ki “biri çok yemekten öldü” diyorum. Yuhhluyorlar beni. …Silah sıkıldı! Sen evde izlerken şimdi kesilecek burada yayın.. Sonra başka yayına geçecekler.

R. K. : Bir oyunun ne kadar kısmı canlı yayınlanıyor?

M. A. : Toplamda yaklaşık 20 dakika bağlanıyoruz…

R. K. : Çünkü canlı yayınlanıyorsa…  Her seferinde oyun değişiyor ama bütün oyunu izlemiş olacaklar.

M. A. : Aslında ben tamamını da canlı yayımlayabilirim. Bir problem yok insanlar izleyecekse. Şey gibi düşün. Bir yerde bir olay oluyor, toplumsal bir olay oluyor, istiyorsan hepsini izle. Ama orada olmakla, onu oradan izlemek arasında bir fark var yani. Ve de ne olursa olsun, temel konsantrasyon noktamız o yayınları yaparken aslında seyircinin tepkilerini görmek ve göstermek.

R. K. : Peki hocam, ben sizi ve tiyatroya ilişkin yaklaşımınızı biraz daha yakından tanıyorum ancak okurlarımız bilmeyecektir. Arayışta olduğunuz seyirci-oyuncu / oyuncu-seyirci denklemlerine ilişkin ciddi bir deneme, deneysel tiyatroymuş gibi algılıyorum. Nasıl peki içinize siniyor mu? “Yakaladım” diyor musunuz? Belki de “çağdaş tiyatro teorilerine ilişkin özel bir şeyi becerdim, oldu” diyor musunuz? Toparlayamadım ama .. :P

M. A. : Şimdi tabi seninle röportaj yapıyor olmak çok farklı başkasıyla yapmaya göre. Çünkü sen benim ne üzerinde çalıştığımı çok uzun yıllardır biliyorsun. Çok uzun yıllardır üstünde çalıştığım oyun denen şeyin, yani “oyun oynama”nın, tiyatronun, sinemanın, televizyonun sınırlarını aşan bir şey olduğunu düşündüm hep. Bizim esas işimizin de oyun olduğunu düşündüm. Bunu da seninle konuştuk hep. Aslında burada yapmaya çalıştığımız şey de bir oyun kurgulamak ve o bizim oyuncularımıza da, aktörlerimize de, yani her gece bir oyun kurgulayabilmek ve bir oyun oynamalarını sağlamaya çalışmak. Evet, o oyunun da bir kuralları ve sınırları var. Bunların bazıları belli, bazılarını da bu oyunu oynadıkça göreceğiz. Ben mutluyum böyle bir şeyi deneyebildiğim, böyle bir şeyi yapabilmeme inanan insanlarla beraber olduğum için. Meltem’in tekstinden başladı herşey. Benim oyun fikrimle buluştu ve birleşti. Ve onun texti bu oyunun kurgulanmasına inanılmaz bir imkan tanıdı.. Öyle ki yurtdışında dijital oyunculardan bir kısmı “Pinileaks” diye bir şey başlattılar. Pinima başkanının rezilliklerini ortaya çıkaran bir Pinileaks kurdular.. Yine yurtdışında dijital oyunculardan bazıları bir “RPG” fikri geliştirdiler. “Role-playing-game” fikri geliştirdiler. Ve şimdi Pinima’ya ajan arıyorlar. Hani içeride mücadele edenleri bulacak olan… Yani herkeste bir oyun oynama isteği doğuruyor. Ama bunu istemeyenler yani oyunun dışında kalmak isteyenler için de bazen beklenileni vaadetmeyebiliyor. Yani tamamen sizin seçiminizle ilgili birşey aslında.. “Oyun oynayacak mısın? ya da oynamayacak mısın?”la ilgili bir şey. Çok uzun zamandan beri üzerinde çalıştığım oyun oynama kavramı ve oyun oynamak üzerine, -ben istediğimi yaptım yani.

R. K. : Peki buna oyundan ayrı olarak performans olarak baktığımızda, tiyatro olarak, yani bir gösteriye yansıtabilmek var çünkü burada…

M. A. : Evet zor olan oydu zaten. Hep çalıştığımız ve konuştuğumuz şey de oydu. Evet oyun oynayabiliyoruz. Oynatabiliyoruz da. Oyunu kuruyoruz ama bunun bir dramaturgi içinde, dört başı mamur biçimde her gece yapılabilmesini sağlayabilir miyiz? Temel soru buydu benim için yıllardır.. Ben bunu sağlayabildiğim kadarını sağladığımı düşünüyorum ilk oyun olarak. Bunun sınırları nerelere gidecek, yani mesela ben buna yeni bir boyut olarak sosyal medyayı eklerken “aaa sosyal medya çok moda, o da işin içine girsin” diye çıkmadı. Kendi hayatımızın içinden çıktı. Meltem’in de öyle. Meltem benim çok yakın arkadaşım. Bundan üç yıl evvel, sosyal medyayla hiçbir ilgisi yokken ben ona “Twitter’a girmen lazım” diye “bak şöyle, böyle” diye anlatırken…

R. K. : Bu arada siz bunu söylüyorsunuz ama cep telefonu bile kullanmıyordunuz.

M. A. : Kullanmıyordum artık kullanıyorum..  :) Ve Meltem üç yıldır o kadar aktif hale geldi ki, -dünyada çok acayip bir ağ var artık-, dünyanın her yerinden takip edicileri var, takipçilerinin çoğunluğu yabancı ve çok ciddi bir yabancı networkü oluştu. Ve bu oyunun içinde dışardan katkı sağlayanların hemen hemen hepsi onun sosyal medyadan tanıdıkları oldu. Hatta bu oyunun teknolojik altyapısını sağlayan kişi de, şu anda bizimle birlikte olan “nine” adıyla sitede görebileceğiniz kişi bile sosyal medya aracılığıyla tanıştığımız ve şu anda bizim çok yakınımız olan biri. Dolayısıyla bütün bunlar eklenmiş oldu. Yani oyunun bir de dijital oyuna doğru giden bir kısmı oldu.

R. K. : Eh tabi, bir çok sitesi var…

M. A. : Evet dört tane sitesi var oyunun. Bir tanesi “Mi minör” yani oyunun resmi sitesi. Piyanistin bir sitesi var. Piyanistin karakteriyle, yani bu karşı duruşun karakteriyle özdeşleşen bir site.  “Pinima”’nın bir sitesi var. Orası ülkenin resmi sitesi… Bir de bunlardan tamamen bağımsız “Mi minör teknoloji” sitesi var. Onu yurtdışından bir dostumuz hazırlıyor. O sebeple yalnızca İngilizce. Orası size teknolojik olarak kişisel güvenlik, güvenli telefon kullanımı, dijital mecrada teknik bilgiler veren bir blog. Mi minör teknoloji.

R. K. : Tabi hepsinin bir de sosyal medyada yansıması var. Facebook’ta, Twitter’da…

M. A. : Facebook’ta iki tane sayfa var. Biri Mi minör’ün kendi sayfası, kurumsal, reklam için…. Piyanistin bir sitesi var Facebook’ta, o bir kişi gibi yaşıyor, arkadaş kabul ediyor. Facebook o kadarla sınırlı. Ustream’da piyanistin canlı yayınlar yaptığı bir kanalı var. Youtube’da var. Bir de Twitter’da Mi minör teknolojinin ayrı, piyanistin ayrı, Pinima’nın ayrı, Mi minör’ün ayrı hesapları var.

R. K. : Bu oyun, Maçka Küçükçiftlik Park’ta, Caferağa’da yani tiyatro salonunda değil de daha çok konser salonlarında oynanıyor. Bu bir kısıtlama getirir mi?

M. A. : Evet tiyatro salonunun içi boşaltılmamışsa, çok büyük bir black box değilse, o salonlarda oynama imkanımız yok. Ancak ben oyunu en baştan basketbol sahasında oynanmak üzere tasarladım. O salonların 15’e 28 ölçüsü var ve onun yanında tribünler varsa dünyanın heryerinde oynayabiliriz.

R. K. : Peki Pinima, bir devrim sonrası mı öyle olmuş bir ülke? Yoka bizatihi bir ülkeyi mi buluyoruz? Yani Başkanla birlikte mi değişmiş?

M. A. : Bilmiyoruz… Orasını Pinima’yla yazışarak, Pinima’ya sorarak geliştirebilirsiniz. İleride Pinima’ya kanun teklifi de verebileceksiniz. Başkan da onaylarsa kanun teklifleri geçirecek. Böylece o evreni, Pinima evrenini genişletebiliriz.

****

R.K.  : Oyuncular Sendikası olarak SGK İstanbul İl Müdürü ile geçen sene görüşmeleriniz olmuştu. Orada size sanatçıların sanatçı olduğuna dair onay verme yetkisi verildi.  Bildiğim kadarıyla sanatçılar dışarıdan primlerini ödeyerek sigortalarını yaptırabiliyorlar.

M.A. : Görüşmelerimiz hala oluyor. Her gün görüşüyoruz hatta.  2011 yılında torba yasayla birlikte sanatçılara özel bir avantaj ortaya çıktı. 5510 Sayılı sosyal güvenlik kanununa, ek 6 maddesi olarak çıkan bir maddeye göre sanatçıların bir ay içinde 10 günden az çalışmaları olduğu takdirde, kendi primlerini kendileri ödeyebiliyorlar. Üstelik bu primlerde 19 günün primini (bu ilk çıktığında 18 gündü, bu yıl 19 yıl oldu, gelecek yıl 20 yıl olacak, 13 yılda tekrar eşitlenecek) yatırarak 30 güne saydırabiliyorlar. Kişinin sanatçı olduğunu ispat etme noktasında Oyuncular Sendikası yetkili bir kurum. Sanatçının, Kültür Bakanlığı’ndan, meslek birliğinden ya da bağlı bulunduğu sendikadan bununla ilgili onay alması gerekiyor. Ama bu ek 6 maddesinin  işleyişi ile ilgili problemlerimiz var. Bu problemleri SGK’ ya bildirdik. Onlar da sistemde bununla ilgili olan sıkıntıları çözmeye çalışıyorlar. Ama aslında ek 6 bizim tercih ettiğimiz bir uygulama değil.  Biraz ehven-i şer. Yani şöyle bir mantık var burda aslında. Hiçbir şekilde sigortaları yapılamıyor, bari kendileri sigortalarını yapıversinler diye çıkartılmış bir madde bu.  Dolayısıyla kötü kullanıma açık.

R.K :  Bu ek madde 2011 yılında mı çıktı? Sizin çabalarınızla mı çıkmış oldu?

M.A: Evet, 2011 yılında çıktı. Biz  sanatçılar için böyle bir düzenleme istiyorduk.  Aslında taksiciler için yapılmış bir düzenleme sanatçılara uyarlandı.  Biz, bunu geliştirmek ve iyileştirmek istiyoruz.  Bu da  uzun bir süreç alacaktır. Neden sanatçılar için böyle bir şeye ihtiyacımız var? Sanatçıların a-tipik çalışma durumları, yani normaldeki ilişkilerden farklı; iki gün orada, bir gün orada, üç gün orada gibi çalışma durumları… Özellikle oyuncular üzerinden baktığınızda daha çok zamanı oturarak, daha az çalışarak geçirilen bir meslek olduğu için, bir oyuncu için çalıştığınız zamanlar sürprizdir, yani ayrıcalıklıdır. “Bugünlerde işsizim” değil, “bugünlerde işliyim” demek bir sürprizdir. (Gülüyor ) Genelde oyuncu işsiz, az bir müddet işlidir. Onun için bu bizim hedeflerimizden ve amaçlarımızdan biri. Emeklilik priminin ve işsizlik sigortasının mesleğe göre düzenlenmesi. Bu aslında bir ilk adımdı.  Bunu şu anda kullanıyoruz ve eksikliklerini görerek tüketmeye çalışıyoruz, daha iyisini yapabilmek için…

R.K: Peki, sizin bu oyunculuktan , Garajistanbul iletişiminden bugüne kadar gelen süreçte bu sendikayla haşır neşir olmanızın size kattığı neler var?

M. A. : Sendikanın bana kattığı mı?

R. K. : Evet, sendikanın bir oyuncuya, bir sanatçıya kattığı neler var?

M. A: Açıkça şunu söyleyebilirim. Sendikal mücadele içine girdiğiniz zaman, emek mücadelesi dediğimiz,  o yıllardır dilimize pelesenk olmuş, çeşitli politik mecralarda, siyasi mecralarda dillendirdiğimiz şeyin, bir kavram olmaktan öteye, doğrudan yaşantımızın içinde bir şey olduğunu algılamak mümkün oluyor. Benim için bunun algılanması ancak, gerçekten emek mücadelesinin içinde sendikal bir mücadele verince gerçek oldu. Yani “ücret ne demek?” “Benim aldığım şey, ücret.” “Niye ücret?” “İşçiye ücret ödenir.” “Ben niye işçiyim? İş nedir? İşçi ne? Emek ne? Sermaye ne?” Bunların hepsini kavramsal olarak tabi ki biliyoruz. Ama bunu kendi hayatınızda bire bir pratikle yaşamak çok başka türlü bir farkındalık geliştiriyor. Bunun için küçük bir örnek vereyim. Ben, yıllarca bir vize formu ya da buna benzer bir resmi form doldururken, çalıştığınız işyeri kısmına hep serbest meslek yazardım. Fakat, hep kafamın bir kenarında da şöyle bir soru olurdu. Ben buraya serbest meslek yazıyorum, ama aslında ben şu anda, şu prodüksiyon şirketinde çalışıyorum, onun dizisinde oynuyorum ya da filminde oynuyorum diye düşünürdüm. Ama ilişkimizde hep serbest meslek makbuzu kesildiğini ve belge  açısından serbest olduğumu bildiğim için serbest meslek yazardım. Ama bu çelişki hep kafamı karıştırırdı. Artık bugün biliyorum ki, aslında bizim ilişkimiz serbest bir ilişki değil.  Aslında o gün kafamı karıştıran şey,  doğru bir kafa karışıklığıymış. Çünkü hakikaten ben  aslında oraya bağlı çalışan bir işçiymişim. Burada bizim ilişkimizin makbuzla düzenleniyor olması, ilişkimizin bağlılık ilişkisi olduğunu değiştirmiyor.  Yani bunu ve aldığımızın “ücret” olduğunu algılamak… Mesela “paramı alamadım” diyorduk, “para” diyorduk biz ona. Ya da mesela ilk konuşmaları yaparken “taban fiyatın belirlenmesi” diye bir cümle kullanıyorduk.  Oysa fiyat, bir ürün için geçerlidir. İşçiliğin karşılığı ücrettir. Oysa doğru olanı, taban ücretin belirlenmesi . Bu farkları anlamak, bu farkındalığa ermek, bu mücadelenin içinde olunca anlaşılıyor. Dolayısıyla sendikal mücadele de bana çok şey kattı. Yani, bugün herhangi bir yere gittiğim zamanki bütün  iş ilişkilerine başka türlü bakıyorum. Yani benim için bir garson, bir kasiyer başka biri artık. Yani iş ilişkisini okuyabiliyorum, farkı anlayabiliyorum. Bunu idrak ederek anlayabiliyorum.

R. K. : Şimdi şu konuya gelelim. Oyuncular sendikası, telif hakları konusunda Sinema Oyuncuları Meslek Birliği’nin (BİROY) sürdürdüğü bir mücadeleye de destek vermekte. Bize bu süreçten bahseder misiniz?

M. A.: Peki size o zaman küçük bir sürpriz söyleyeyim.  BİROY, 1995 öncesiyle ilgili bir dava açtı, bizim meslek birliğimiz. Ben BİROY’un üyesiyim sadece, yöneticisi değilim.  BİROY’un başkanı Janset, aynı zamanda Oyuncular Sendikası’nın Yönetim Kurulu üyesi. Onlar 95 öncesinde işleri olan oyuncularla  ilgili geniş kapsamlı bir dava açtılar. Yani, dava başvurusunda bulundular. Davayı açmak, savcılığın işi… Bekliyoruz.  Ama bu arada çok müthiş bir şey yaptılar. İspanya’ya gittiler. İspanya’daki Oyuncu Meslek Birliği toplayıcı örgütüyle bir toplantı yaptılar.  İspanya’dan 4 tane filmin telifini aldılar ve buraya geldiler. Bunu yakın zamanda burada tanınan oyunculara dağıtacaklar. Oyuncular ilk defa oynadıkları bir filmden telif alacaklar, ama İspanya’dan… :S

R. K. : Bu bahsettiğiniz Yeşilçam’dan filmler mi?

M. A.: Hayır, bunlar yeni zamanlarda vizyona girmiş 4 tane film.

R. K.: Hangileri? :)

M. A. : Sonra söyleyeyim.

R. K. : Peki, tamam. :)

*****

R. K.: Seferihisar konusundan da bahsedelim biraz. Teos’ un sanatçılar kenti olması düşüncesi, Yeşil Gazete okurlarına çok anlamlı gelecektir.

M.A.: Tunç Soyer (Seferihisar  Belediye Başkanı)  gerçekten çok kültürlü ve çok vizyon sahibi biri.  Zaten Seferihisar’ ı ilk “Cittaslow” yani “yavaş kent” yapma vizyonu da bunun önemli bir göstergesi. Kültürel alana çok önem veriyor. Ama kültürel alanı sadece sanatsal, kültürel, tarihi değerlerimiz olarak değil benim çok uzun yıllardır hep çeşitli mecralarda anlatmaya çalıştığım şekliyle, yani gastronomisiyle, kendi yaşama kültürüyle, tarımıyla, ürettiğiyle, sanatıyla, tarihiyle, kültürüyle bir bütünsellik içinde düşünüyor ve bunun üzerine yatırım yapmak istiyor. Bu kapsamda davet kendisinden geldi, Salih Güney aracılığıyla. Salih Güney de hem bizim üyemiz, hem de arkeolojiye çok meraklı.  Gençliğinden beri çok meraklıymış. Ben de Salih Ağabey’in bu yönünü yeni öğrendim.  Teos’un şöyle bir özelliği var; Teos, Efes kadar, Bergama kadar büyük bir İyon kenti. Milattan sonra 300’lü yıllarda birçok İyon Kenti’nden dışlanan sanatçılar, oyuncular, Teos’ta bir araya gelmişler ve Teos’ta prodüksiyonları üretmeye başlamışlar.  Milattan sonra 3. yy.’da, Teos’ta, ilk Oyuncular Birliği’ni kurmuşlar. Tiyatronun öncülüğü olan Dionisos şenliklerinin bir Diythrambos’a dönüşerek tiyatro olmuş halinin Tanrısı sayılan, Dionisos’un, dünyadaki en büyük tapınağı da Teos’ta. Başkan bizi oraya davet etti. Biz de Dionisos Tapınağı’nın kalıntılarının orada, ev yapımı şaraplarla, Teos zeytinleri ve peynirleri eşliğinde yeniden dünyanın ilk oyunculuk örgütüne bir selam göndermiş olduk, o topraklarda kurulmuş  yeni bir oyunculuk örgütü olarak…

R.K.:  Peki, daha sonrası için de planlar var mı?

M.A. : Evet,  Tunç Bey’le ve Seferihisar’la ilişkimiz devam edecek.  Belki,  Avrupalı oyuncular, Avrupalı oyunculuk örgütleri için de Seferihisar’ı bir çekim alanı haline getirmek ve uzun vadede de yine Seferihisar’ı kültürel ve sanatsal anlamda bir çekim alanı haline getirmek için ortak çalışacağız.

R.K.: Yüksel Aksu’yla birlikteliğiniz de çok güzel. Bu da, bizim okurlar için çok yabancı olmayan şeyler.  Özellikle “Entelköy Efeköy’e karşı” olsun, “Dondurmam Gaymak” olsun, bunlar hep eskiden beri bizim insanlara sunduğumuz yeşil fimler… Bu projeler daha devam edecek mi?

M.A: Yüksel benim çok yakın arkadaşım. Bu oyunu yaparken de Yüksel geldi, belgeselini yapıyor mesela. Oyunun belgeselini yapıyor ekibiyle birlikte. Dolayısıyla bizim Yüksel’le birlikteliğimiz devam edecek. Film mi çekeriz, rakı mı içeriz değişir ama biz çok eski arkadaşız. Dondurmam Gaymak’la başladığımız ve Entelköy Efeköy’e Karşı’yla devam ettiğimiz şeyin içinde de, aslında Mi Minör’e dönersek, “oyun”la ilgili bir şey var. Dondurmam Gaymak, benim için bir oyun deneyiydi.  Oyun dediğimiz şeyi, oyunun çıktığı coğrafyalardan birtanesi olan Karia coğrafyasında, Karia halkıyla birlikte yansıtabilmekti aslında orda yaptığımız şey. Entelköy Efeköy’e Karşı’da da buna benzer bir şey yaptık.  Dolayısıyla Yüksel’le olan bağlantımız, profesyonel birlikteliğimiz, arkadaşlığımızın ötesinde iş üretmek üzerine kurduğumuz birliktelik, böyle bir oyunu temel alan bir yerden geliyor.

R.K: Aynı zamanda yerelliğe de uzanıyorsunuz.

M.A.: Eh tabi o sonuçta kendi coğrafyasına çok bağlı. Bir Ula’lı (Muğla), Karia halkından gerçek bir oyuncu … Daha doğrusu Yüksel, çok acayip bir oyunbaz, çok iyi bir anlatıcı, oyunkuran, oyunbozan, oyun-yapan, sadece bir yönetmen olarak değil, kişi olarak da öyle bir adam… Keçi zaten, tipi de keçi. :) Yani tam anlamıyla keçi… Keçi, bizim atamız.  Oyunculuğun atası.  Çünkü çok oyuncu bir hayvan keçi. Yani biraz belki oralara bakılmış. Onun için satyr var yani. İşte, bütün bunların birleşimi Yüksel’le iş üzerinden birlikteliğimizin temel nedeni. Ama onun dışında çok iyi arkadaşız.

R. K. : Zamanında Barışarock festivalinde bayağı aktiftiniz. O sloganınız hala yaşıyor. “Sensiz bir kişi eksiğiz!” O sizin gençliğiniz miydi? :) …Ve şimdi festivaller üzerine bir şeyler dönüyor. Bu durumu siz nasıl görüyorsunuz?

M. A. : Sen tabi festivalcisin. Bu sadece festivallerle ilgili değil. Burada kültürel anlamda genel bir mesele var. Bu kimilerine göre gayet olumlu, kimilerine göre ürkütücü, kimilerine göre şaşırtıcı olan bir dönüşüm içinde Türkiye. …Türkiye dönüşüyor. Ama daha muhafazakar bir yere doğru dönüştüğü kesin. Bu muhafazakar algı içinde kültür-sanat alanı sürekli bir mesele olmaya başlıyor. Bu tür dönüşümlerde benim genel tecrübem; dünyada sonda iki şey öne çıkar, biri kültür-sanat alanı, diğeri de kürtaj… Biz bu ikisini geçen sene bolca konuştuk. Bu dönüşüm içinde festivaller de, tiyatrolar da diğer alanlar da etkileniyorlar. Dolayısıyla o bütünün içinde düşünmek lazım.

*****

R. K. : Sayın Pinima başkanı, iki partiden birden aday olmanız oyları bölmez mi?

M. A. : Demokrasilerde halkın sözü çok önemlidir. Onun için de, ben, iki partide karar kıldım. Çünkü halkım konuşmasa bile ben onları dinliyorum!

Röportaj: Ramazan Kaya / Yeşil Gazete Sanat Editörü kayaspage@gmail.com

Fotoğraflar: Rana Almaç

Mi Minör Hakkında;

KüçükÇiftlik Park

1 Aralık 2012 Cumartesi, 21.00 (PRÖMİYER)

2 Aralık 2012 Pazar, 18.00

5 Aralık 2012 Çarşamba, 21.00

9 Aralık 2012 Pazar, 18.00

Caferağa Spor Salonu

13 Aralık 2012 Perşembe, 21.00

20 Aralık 2012 Perşembe, 21.00

Yazar: Meltem Arıkan
Özgün Müzik: Evrim Demirel
Yönetmen: Memet Ali Alabora
Yapımcı: EEMPCM
Uygulayıcı Yapımcı: CPM/Cem Görk
Sahne/Kostüm/Işık Tasarım: Kerem Çetinel
Ses Tasarım/Görsel İşitsel Uygulama: Filika/Selçuk Artut
Video Filmleri Yönetmeni: Özgür Uyanık
Oyuncular:
Anıl Eroğlu
Barış Yalçınsoy
Bora Cengiz
Can Kahraman
Coşku Cem Akkaya
Deniz Çakır
Ege Arıkan
Fuat Onan
Gizem Yağız
Gözde Seda Altuner
Memet Ali Alabora
Onur Ay
Öznur Serçeler
Pınar Öğün
Sennur Nogaylar

Röportaj, Yeşil Politika içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yeni partiye; isim, logo, slogan


Bu yazı 01.11.2012 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır.

Hoşbulduk… :)

Bendeniz askerdeyken yeşil harekete uzak kaldım. EDP ile yeni bir parti kurularak sonuçlanacak olan birleşme  yolunun şu güne kadarki sürecinde de aktif rol alamadım. Bildiğim kadarıyla Haziran ayında gerçekleşen kongre, Yeşiler Partisi’nin birleşme sürecini organize edecek Parti Meclisi ve MYK’yı oluşturdu.

Tam ben askere gitmek üzereyken yeni partinin ismi  tartışmaları başlamıştı. Bu konuda gelişmeler ne alemdedir bilemiyorum. Bu konuda hem fikrimi belirtmek, hem de tartışmayı gazete aracılığıyla şeffaf bir zemine taşımak istiyorum.

Geçenlerde bu yönde yapılmış beyin fırtınasının yer aldığı eski bir e-maili inceledim. Gördüğüm kadarıyla yeşiller içinde çoğunluk benzer düşünmekle birlikte, yine çoğunluk benimle benzer çıkmazlar içinde.

Elbette her iki partinin üyeleri de önemli olanın isim değil de örgütlenmenin ve ekolojik sol mücadeleyi hakkınca gerçekleştirmenin başarı sağlayacağında hemfikirdir.  (Yine de bu yönde gelecek bilgiçliklere karşı ekstra belirtme ihtiyacı duydum.)

Yeni partinin tüzüğü, iç örgütlenmesi ve ilkelerinin, doğrudan demokrasi yöntemlerince tartışıldığından eminim. Bu yönde çalışan arkadaşlara da güvenim tam. Ben daha çok yeni partinin ismi, logosu ve sloganına odaklanmak istiyorum.

İmaj çağında hele ki yeşil ve sol hareketlerin yeni (ana akım) medya düzeninde kendisine yer bulamaması düşünülünce, tıpkı alternatif eylemlilik modelerinde olduğu gibi anaakım düzen partilerine kıyasla aslında bizim çok daha yaratıcı olmamız gerekliliği ortaya çıkıyor. Üstelik Selim Türkhan’ın seçimlerde oldukça etkili olduğunu da unutmamak gerekiyor. Buna karşılık Gülen Cemaati’nin yaptığı gibi dünyaca ünlü çağdaş imajmakerlara parayı verip, düdüğü çalabilecek durumda değiliz. Açıkçası daha önceki yazılarımda da belirttiğim üzere Ak Parti’nin kurulurkenki başarısında logosundan ismine, sloganından Ankara’daki merkez binasının mimari yapısına kadar sembollerin kullanımı müthiş başarılıydı. Keşke bu kadar ileri teknikleri kullanan partinin altından zaman içinde görüldüğü gibi taşra despotları çıkmasaydı.

Bence isim konusunda Türkiye’deki en başarılı örnekleri Anavatan Partisi, Ak Parti, Refah Partisi ve Genç Parti oluşturur. Bunlardan üçü zaten iktidar olduğu gibi Genç Parti ise ne tüzüğü, ne parti içi demokrasisi, ne ilkeleri, ne de projeleri tartışılmadan %7 küsür oy aldı. Bu isim genç ve apolitik Türkiye’de o kadar pozitif bir çağrışım ki; aynı isimle şimdilerde medyatik bir sima liderliğinde yine bir parti kurulsa %3 oyunun cepte olduğunu iddia edebilirim.  Daha eski partiler de bu tartışmaya eklenebilir ancak o isimlerin yaşatıldığı zamanları bizzat deneyimlemediğim için fikir beyan edemem. Benim gözlemlediğim kadarıyla Türkiye’de kurulmuş 60 küsür parti arasında yukarıdaki isimlerin başarısı, tek kelime olmasıyla ve o sözcüğün de ideoloji hatırlatmamasıyla ayırt edilir. Yani toplum CHP, DYP, DSP, SHP, ÖDP, BDP, DTP, TKP gibi isimlerden sıkılmış durumda. Kusuruma bakılmasın ama bizimle benzer tüzük ve mekanizmalara sahip olduğunu sandığım ve bizimle benzer evrensel düşünce değerlerine yönelmiş EDP ismi de bence başarısız bir isim örneğini oluşturuyor. Bunlar ismiyle hemencik eskiye uyumu anıştırmakta. Oysa Türkiye sığ siyasetinde toplumun her zaman yeni olana meylettiği gözlemlenebilir.  Aynı torna atölyesinden çıkmış gibi duran bu kısaltılmış üç harflere nazaran DSİP, EMEP, ANAP gibi dört harflilerin bile daha yaratıcı olduğunu sanıyorum. Yeni bir soluk iddiasında olan her partinin sembollerinde yeniliğe gitmesi, ilk duyuşu pozitif yönde etkilemekte, merak uyandırmaktadır. Ak Parti’nin AKP olmadığını, buna karşılık eskiden kalma partilerin de Ak Parti’yi ille de AKP olarak yani eski seslerle çağırmasında yaşanan gerginliğin esas anlamı budur. Eskiler “sen de bizdensin” dedikçe Ak Parti “hayır, ben yeniyim” dercesine bağırmaktadır.

En çok yeşil partilerin merak edilmeye ihtiyacı var. Türkiye toplumunda özellikle milli eğitim aracılığıyla oluşturulmuş basmakalıp düşünce biçimlerinin neredeyse tümden reddi ve ters yüz edilmesi anlamına gelen ekolojik düşüncenin idrak edilebilmesi için daha çoook zamana ihtiyacımız var. Zaten bizim ve yeni kurulacak partinin de iktidar hedeflemekten ziyade ayakları yere basan sağlam bir muhalefet gerçekleştirmek üzere yola çıktığımızı sıklıkla belirtiriz.

Örneğin e-maillerden gördüğüm kadarıyla yeni partinin ismi için çoğumuzun kulağına “Yeşil Demokrat Parti” veya “Yeşil Demokrasi Partisi” hoş gelmektedir. Bence de bu gösterge aslında tam temsil yeteneğine sahip. Ve hatta Yeşiller’in Yeşili ve EDP’nin Demokrasi’sini alarak tam bir ortaklığı hatırlatmakta. Dahası kısaltılmışı YDP olan bu isim, ses olarak da hem Yeşiller’i, hem EDP’yi anıştırmakta. Buna karşılık bu isim tam anlamıyla eski sesleri hatırlatıyor. Bence bu isimle, kulağımıza hoş gelse de eskiden kalan zihinlerimizin bir ilüzyonuyla karşılaşıyoruz. Aldanmayalım. :) Benim aklımda pozitif bir anlam taşıyacağına inandığım ve kısaltılmışı yine YDP olan “Yeşil Dünya Partisi” var. Bu ismin Türkiye’deki milliyetçi zihniyeti kırabilecek ve küresel bir hareket olduğumuzu anımsatıp, merak uyandırabileceğini sanıyorum ancak bu isim de eski sesler içine sıkışacaktır. Aynısı Yeşil Sol Parti dediğimizde de karşımıza çıkar ve bir arkadaşımızın da belirttiği gibi bizi sol içine sıkıştırır. Sol sözcüğü ise Gündüz Vassaf’ın da sıklıkla belirttiği gibi Türkiye’de daha en baştan lanetli durumdadır.

Yeni kurulacak partinin isminde demokrasi, eşitlik, sol, cumhuriyet, işçi, halk, sosyalist, komunist gibi, daha anlamı içselleştirilemeden içi boşaltılmış sözcüklerin geçmemesi gerekir gibime geliyor. Bu durum yalnızca Türkiye’yle sınırlı değil, dünyada da benzer bir eğilim var ve bunun en güzel örneğini aslında Yeşiller Partisi ve yeşil partiler teşkil ediyor. Bir de elbette Korsan Parti’yi anmak gerekiyor. Bunlar hem tek kelime ve hem de o tek kelimeyle çok net bir anlamı vurgulamakta. Aslında Yeşil sözcüğü de bir ideolojiyi ve hatta yeşil-sol bir ideolojiyi vurgulamasına karşın en azından Türkiye’de henüz içi boşaltılmamış durumda. Tek kelimelik parti isminin yeşil sözcüğü harici alternatiflerini de çokça (özellikle nöbetlerde :P ) düşündüm. Doğa partisi, yaşam partisi, hayat partisi, can parti veya Avrupa’daki Korsan Parti gibi “tepki politikası” üreten ve günümüz Türkiyesi’nde “Kara Parti” ismiyle imgesel olarak vurucu etki yaratabilecek oldukça net isimler veya çok daha farklı türevleri düşünülebilir. Ancak hiç birinin dış politikada kendisini temsil ederken yeşiller kadar net bir duruş sergileyemeyeceğini sanıyorum. …Politik anlamda yeşil sözcüğüne ihtiyacımız var.

Bildiğim kadarıyla her iki parti de yeni isimde “yeşil” sözcüğünün geçmesinde mutabık durumda. Zaten partideki arkadaşlarla birlikte benim de çıkmazım, tam da burada başlıyor. Yeşiller Partisi veya Yeşil Parti isminin tek başına gerekli isim imajını verdiği kanaatindeyim. Aslında Ak Parti’nin yaptığı ve Türkiye’deki parti isimleri arasında kendisini benzersiz kılan yani tek kelimenin açılımıyla Adalet ve Kalkınma Partisi dedirten özelliği güzel bir icat. Buna karşılık anladığım kadarıyla isimde böyle bir yaratıcı-açılım sağlayamıyoruz.

Logo konusunda ise son zamanlarda EDP logosunu daha anlamlı bulmaya başladığımı belirteyim. Aslında Yeşiller Partisi’ne ilk üye olduğum zamanlarda hem ayçiçeği logomuzu ve hem de “yüzünü güneşe dön” sloganımızı çok sever ve çok anlamlı bulurdum. Bu ikisi dünyadaki yeşil partilerde de çoğunlukla ortaklaşmış durumda. Her haliyle güneşe benzeyen ve güneşi takip edişi en belirgin çiçek olan “sunflower”, İngilizce’de ve sanırım çoğu diğer dillerde de ses ve slogan uyumu açısından bizdekinden çok daha estetik duruyordur. (Türkçe’de neden güneş değil de ay çiçeği denmiş? Ne alaka?)

Çok severdim ama EDP’nin ağacını hem daha anlamlı bulmaya başladım ve hem de bizim memleket insanının ağaç imgesini güneş imgesinden daha değerli bulacağını sanıyorum. Ağaç sağlamlığıyla, gölgesinin serinliğiyle, bereketi temsil etmesi ve çocukluk çağı çağrışımlarıyla Türkiye’de yeşil-ekolojik algıyı daha iyi temsil eder gibime geliyor. Avrupa’da yeşil partilerin güneşle özdeşleşmesi oraların iklim şartlarıyla da ilişkili. Buna karşılık Türkiye gibi daha güneyde kalan bir ülkede güneş ancak kavuruculuğundan kaçılması gereken bir imgeyi temsil ediyor. Dahası “yüzünü güneşe dön” demek, yüzünü kıbleye dönmekle özdeşleşmiş bir sesin yaşadığı kültürde en fazla İbrahim hazretlerinin bakıp anlamsız ve yalan bulduğu bir mitosu hatırlatmakta… Kısaca logo konusunda Avrupa’daki logolardan farklı olarak ağaç üzerine kurulu bir logonun toplum zihninde pozitif karşılığını daha iyi bulacağını sanıyorum.

Ağaç figürü görseldeki pozitif anlamına karşıt olarak nedense ses anlamında çoğunlukla negatif çağrışım yaratıyormuş gibi. Elbette yaratıcı birşeyler bulunabilir ki zaten sloganın tek olması da gerekmiyor.  Sloganda ekolojik ve kuvvetli etkinin bizim memleketin kültürel zihninde daha çok “toprak” sesi ve sözcüğüyle sağlanacağını sanıyorum. Ayağını toprağa basmanın, elini toprağa değdirmenin, yeniden ve fütursuzca inşa edilen mütahitler iktidarındaki Türkiye’de, betonlaşmaya karşıt duran ortak kültürel zihnimizde pozitif çağrışımlar yaratacak sloganlara gebe olduğunu sanıyorum.

Muhabbetle…

Yeşil Politika içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Askerdeyim askerde..


Bugün İzmir, yarın İstanbul.. 35 – 34. Son çeyreğe giriş yaptım.

 

Merak edenlere sevgiler.. 🙂

Academic içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Efkarlı piyon


Bu yazı 29.03.2012 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır.

*****

Söz arasında ‘BEN’ dedikçe bu söz ‘CAN’a imâdır, dersin.

Şebüsteri, Gülşen-i Râz

*****

“Gitmesem olmaz mı?” dedim, “olmaz!” dediler. Askerlik şubesindeki zarif hanımefendiyle durumum hakında konuşuyor olsak da, konu bizi aşıyor. Konuşmuşuz, konuşmamışız bir şey farketmiyor. Karar ne benim, ne de olmaz diyenin. Hakkımdaki karar, soğuk bir levhaya yazılmış. O levha da efsanevi bir dağın zirvesine konulmuş. Fotokopilerine bakabilirsiniz ama orjinaline ulaşılamaz, oraya gidilen yol sorgulanamaz, kesinlikle değiştirilemez… Üzerimde, bedenimde, yaşamımda söz sahibi ol(a)mayan bir piyonum BEN.

Ulus devlet martavalları

Neo-liberal dünyada devletin ve sermayedarların beleş beleş emek sömürdüğü için askerliği şakşaklamasını anlarım da, gariban yurttaşların aynı dil ve bahaneleri tekrarlamasına kıl oluyorum BEN. Devletimiz, milletimiz, vatanımız’lı cümleler kuran bu güruhlar tv’de gördüğü ünlü politik starların papağanca taklidini mi yapıyor; yoksa bana mı öyle geliyor? Aradaki fark bunların elinde mikrofon olmaması. Biyz’li cümleler kurup milyonları sahiplenen bu aklı-cevvaller sorulsa aynı apartmandaki komşularını tanımaz. Sokağında kim oturur, kimin bir ihtiyacı var bilmez. Yine de büyük laflar etmeye pek meyillidir; hele ki klavye başında. Bu durumu özellikle online medyadaki okur yorumlarında görebilirsiniz. Zaten sokakta, kahvede, parkta, otobüste birileriyle, birebir samimi bir atmosferde iki çift laf etseniz anlaşamayacağınız, uzlaşamayacağınız insan yoktur çünkü o atmosferlerde vatan-millet sözcükleri beş para etmeyen sahte sözcüklerdir. O hâlde kim vatanım dese, “iyisi mi sen politikaya atıl” esprisi patlar. Ne de olsa beton-millet-sakarya sözcükleri daha çok “demeç”lerde yaşar.

Türkiye toplumsal iletişiminde kayda değer bulduğum ender aydınlardan birisi olan Gündüz Vassaf, ulus devletlerin çökmekte olduğundan bahsediyor. Aslında kitaplarına nazaran köşe yazılarında oldukça nazik davranıyor, belki de davranmak zorunda kalıyor. Ulus devletler çoktan çöktü. Hortlak, sadece ehlileştirilmiş kitlelerin dilinde dolaşmaya devam ediyor. Dünyada, sermaye hudut-mudut tanımıyor ama devletler ve şirketler sermayenin ülkesine gelmesi için türlü numaralar yapıyorken, dikenli teller ve mayınlarla çevrili sınırlar içine hapsedilmiş insanlar ise küresel bir firmada çalışabilmek için, çok afedersiniz, götünü yırtıyorken, hangi ulus devletten bahsediliyor? Dünyanın ilk tarımının gerçekleştiği ve böylelikle ilk bitki evcilleştirmesinin yapıldığı yani kendi haliyle kocaman bakla tanelerinin, yemişlerin, meyve ve sebzelerin evrildiği bu topraklarda yaşayan insanlar açlık sınırında geziniyorsa, daha geçen ay Bolu’da 12 kişide verem tespit edilmişse (–ki buna artık açlık değil kıtlık demek gerekir), ne ulus devleti? Kimin ulus devleti? Bu devlet için, yurt içinde ve yurt dışında kalan küçük bir kitle “bizim devletimiz” diye sırıtabilir ama bir zahmet geriye kalanlar artık BEN demeyi öğrensin. Sıkıldım artık biyz diyenlerden, yeter!

Oooff – oofffff…

Hatırlarım da çocukluğumda vergilerin yol, köprü, elektrik, su ve sağlık hizmeti olarak geri döndüğü söylenirdi. Sonra herşeyi devletten beklemememiz gerektiğinden bahsedilmeye başlandı. Yollar, köprüler paralı oldu. Suyu, elektriği saymıyorum bile. Bir 10 sene de bu kurumların zaten zarar ettiği ve sosyal devlette zarar etmenin mecburi olduğu anlatıldı. Sanki devletin çok umurundaymış gibi, bu durum da anlayışla karşılandı. Geçtiğimiz yılbaşından itibaren sağlık hizmeti de zorunlu ücretli yapıldı ve öğrencilerden, işsizlerden bile bu yolla vergiler toplanmaya başlandı. Şimdi ise tüm bu kurumların kâr etmesiyle övünülüyor. Çocukluğumun Turgut Özal’ından başlayarak şimdinin şirket gibi yönetilen devletine uzanan süreçte, BENde oluşturulan algıyla, hazır askerliğin bedelinin 30.000 lira olduğu açıklanmışken, yapacağım askerlik için, bu meblağın hesabıma yatırılmasını arz etsem ayıp etmiş olmam herhalde. Herşeyin başı bir yandan ekonomi, bir yandan “adalet” ya hani; ona istinaden…

Sönen umutlar

Oysa tarih bana 10 küsür yıl evvel geleceği ne de pembe göstermeye başlamıştı. Cahil sözcüğünü herhangi bir nedenle bir düşünce ya da kimseye karşı kullanmayı cehaletin ta kendisi olarak görmeye başlamıştım. “Doğu-batı arasında köprü ve medeniyetlerin beşiği olan Türkiye” sözünün kafamıza kazınmış olmasından mutlu ve değişimden yana umutluydum. Ben okumasam da, dinlemesem de, dini cemaat veya tarikat şeyhlerinin kendi literatürünce yaptığı sular seller gibi ezberlerinin, vaazlerinin, aktarım ve yorumlamalarının, eğer birilerini tatmin ediyorsa, bunun da bir anlamı olduğuna inanmış, akademik anlamda olmasa da, bi’şekil alimlik ifade ettiğinin anlaşılacağını öngörmeye başlamış ve aynı muhabbet ortamını paylaşsak karşılıklı çok gülüp, muhakkak belli konularda öpüşüp koklaşabileceğimizi hissetmeye başlamıştım. Ülke içindeki Türkçe iletişim kaynaklarının özgürleşmesi her dil ve kültürle olan bağlantımızın kuvvetlenmesini de beraberinde getirecekti. 100 yıl evvel başlayan batılılaşma serüvenimiz artık Fars, Hint ve Çin’e kadar uzanan doğu kültürleriyle de barışmamızla takdis edilecekti. AB yolculuğumuzu hep beraber alkışlarken daha derin bir demokrasi anlayışını yavaş yavaş içselleştiriyorduk. İnsan hakkını, yaşam hakkını, bireysel hak ve özgürlükleri öğreniyorduk.

Sanki doğu toplumlarının kaygısız ruh haliyle, batı toplumlarının birey özgürlüğü bu topraklarda yeni, barışçıl ve hatta ekolojik denilebilecek bir kültür inşasına yol açacakmış gibiydi. Fakat öyle olmadı, tam tersi oldu. Batılı liberal ekonomi politikalarıyla doğu despotizmi birleştirildi. İnsanlarını, düşünemeyen, kendi kararlarını kendisi alamayan, yaratıcılıklarını tehlikeli varsayan ve onları yığınlar olarak kabul eden kavrayış, doğası gereği, insanların kendilerini güdecek çobanlara ihtiyaç duyduğundan hareket ettiği için, çipli-numaralı kimlik kartlarıyla yurttaşlarını damgalamayı ve mobeselerle asayişi berkemal tutmayı teknolojinin nimeti sayan totaliter doğu yönetimlerinin “modern” bir örneğine dönüştürüldük. İşin yazıksanacak yanı ise bahsi geçen koyunların da kıçlarına kızgın damga vurulmadığı için sevinçten havalara uçma nidaları atması… Daha kötüsü ise binlerce yıldır rehavet ve bi’bakıma refah içinde yaşayan, hani bizim görgüsüz modernlerimizin kahvede pineklemek dediği, ama BENce temelde barışçıl bir yaşam olan ve bir bakıma bu topraklarda yaşamış gelmiş, geçmiş tüm kültürleri de işaret eden ve kavramsal olarak “Doğu kültürleri” sözüyle ayırt edilen yaşam halinin, aynı zamanda kültürel anlamda da bir geçiş-köprü coğrafyası olan Türkiye’de yeni bir anlama bürünmeye başlamış olması. Bu anlam gitgide daha rekabetçi, yarışmacı, birbirini ezen ve birbirinden yabancılaşması gerektiğinden hareket eden batı kültürel halini içselleştiriyor ve bunu yeni dünya düzeni veya “çağdaşlık” gibisinden algılayıp, birbirlerini de bu yönde güdülüyor. Aradaki farkı ise BEN aslanlarla sırtlanlara benzetiyorum. Çünkü her ne kadar rahatsız edici gibi dursa da batı kültürel hali bu rekabetçiliği bireyin temel yaşam ve özgürlüklerine dayalı anayasal haklar temelinden yükseltip, yarışmacılığı olimpiyatlarda olduğu gibi görgülü bir anlayışla ve hiçbir bireyin veya devletin herhangi bir birey üzerinde otorite kuramayacağı, ne yapması gerektiğini zorlayamayacağı kurallarla perçinlerken, ne yazık ki bizde değişmekte olan yeni kültür herkesin herkes üzerinde söz ve hak sahibi olduğuna dair birlik, teklik, biyz gibi söylemlerle kin, nefret ve haset tohumlarını kutsayarak büyüyor. Demokrasi duyarlığına sahip insanlar ise çözümü (acıdır ama) sistemin her farklı bireye saldırısında “hepimiz O’yuz” diyerek kurtarmaya çalışmakta buldu, buluyor. Karaya vuran deniz yıldızlarını tek tek denize geri atmaya çalışmak… Trajik bir masaldı, gerçek oldu.

Görgülülük

Bizim neslimize (ve sanırım bizden öncekilere de) görgülülük ‘kurallar’la anlatıldı. Belki de bu anlayış sonradan görmeliğimizin ve faşizan zihinlerimizin en belirgin özelliğidir. Bu kavrayışın memlekette kendisini modern görenlerle, taşra despotlarının aralarındaki farkı yok eden öz olduğuna inanıyorum. Eğer görgülülük kurallarla açıklansaydı askerlik herhalde en görgülü yaşam evreni olurdu. Oysa görgülülük kurallılıkla tam ters yönde hareket eder. Görgü, birden fazla kişinin bir araya geldiği ve sosyal yaşam alanı oluşturduğu zamanlarda, kuralların es geçilmesi veya esnetilmesiyle ortaya çıkar. Uygarlığın ve uygarlaşmanın temellerinden biri de budur. Bir otomobil sürücüsünün yol hakkı kendisindeyken, (gariptir ama) bir yayaya yol vermesi, bir otobüs şoförünün durağa yetişemeyen yolcuya özel olarak durup, kapıyı açabilmesi, haftaiçi bir geceyarısı sokaktan “seviyorum huleyn” gibi bir sesle nara atıp, yeri göğü inleten bir gence gülümseyebilmek, çelik yelek giymiş, eline kalkan, başına kask takmış polisin, kızgın olan ve zaten kızgınlığı sebebiyle protesto hakkını kullanan bir göstericinin tavırlarını sükunetle karşılayabilmesidir görgülülük. Aslında yeşil düşüncenin doğrudan demokrasi dediği olayla paralel. Bunları yas-saklarla açıklamaya yeltenmek kalın kafalılığın en net dışavurumu olsa gerek. Kapalı bir mekanda, sigara yasağını hatırlatan tabelanın altında yalnız olan beş tiryakinin, birbirlerine bakıp iç geçirmesi veya sigara yakana diş gıcırdatması yerine, pofur pofur sigaralarını içmesidir görgülülük. Aksi halde bu kişilere beyin sahibi insan değil, omurilikten ibaret demek gerekirdi. A-a, pes doğrusu; en görgüsüzce sayılan şeyleri görgünün ta kendisine çevirdim!

Görgü, bireyin istediği gibi yaşama, kendi hakkındaki kararları ancak ve ancak kendisinin alabileceğine, kendi istekleri doğrultusunda istediği kendi olabilmesi ve en uç örneklerde bile olsa ona saygı duyulması hakkına işaret eder. Kendi istediği “ben”i yaşayabilmesi ise toplum yararı için tek mükafattır. Sadece bu anlamdaki görgüyle, uygarlığın temeli olan bilimde ve sanatta özgünlüğün yolu açılabilir. Geriye kalan ve bizlere öğretilmiş olan görgülülük, görgü budalalığından ve esas görgünün sahte bir kopyasından başka bir şey değil.

Efkar

Efkarım gidip gelip aynı yere varıyor; birey hakları ve görgüye… Askere gitmek üzere hazırlandığım şu günlerde sürekli aklımda bu zıtlık yankılanıyor. 75 milyon ayrı insanı kütük gibi aynı kalıplara sokan anlayışa muhalif olan en önemli anahtar kavram bireysel hak ve özgürlüklerken, bu konudan bahseden, topluma bu konuyu hatırlatan herhangi bir yayım veya söylemle gittikçe daha az karşılaşıyorum. Bu konuyu her gün yazılı ve görsel medyada görmemiz gerekirken, kayda değer son konuşmayı 4 (yazıyla dört) ay önce Şafak Pavey mecliste yaptı. Oysa 2000’lerin başında oldukça sık karşılaşır, okur, dinler ve tartışırdık. AB’den, gelişmekten, demokrasiden bu kadar çok dem vurulup, üstelik yeni anayasa yapılırken, işin özüne hiç dokunulmaması tam bir muamma değil midir?

Askerlikle kültür (yaşam hali) arasında üzerinde pek durulmayan bir bağlantıya işaret etmeye çalışıyorum. Askerlik hakkındaki tartışmalarda hep ölüm ve öldürme konusu üzerine odaklanılıyor. Bu elbette en kati muhalefet ve elbette önemli bir tartışma konusudur. Bu konuda savaskarsitları.org’da birikmiş hayli literatür bulunmakta. Onlarca vicdani redcinin kalemi, anti-militarist makale, kitap ve haberlere ekleyebileceğim pek birşey yok. Bu konuda BENim tek ekleyebileceğim ölmekten değil de, öldürmekten korkanlardan olduğumdur. Hamlet’in konuşturulduğu haliyle; “ölmek uyumak sadece”. BEN, hergün kendimizi tatlı tatlı uykuya bırakmamıza değil de, her defasında uyanabilmemizi mucizevi bulanlardanım. Bunlardan birinde uyanmazsak pek de birşey değişmiş olmayacaktır. Her canlının yaşam hakkına inanan birisi olarak insan öldürmeye zorlanmış olmak ise çok acı. … Bir başka akstaki vatanseverimsiler de başka bir muhalefetten bahsediyor. Askerliğin profesyonel bir iş olduğu ve profesyonellere bırakılması gerektiğinden, ki böylelikle daha büyük başarı elde edilebileceğinden dem vuruyorlar. … BENse askerliğin kültürel anlamda toplumda nasıl yaşanıp, yaşatıldığına değinmeye çalışıyorum. Gazete manşetlerinden, resmi söylemlerden rütin ve basit gerçeklere yaklaşmak istiyorum. Genç erkeklerin 6 ile 15 ay süresince hiç tanımadığı insanlarla bir araya getirilmesi, koğuşlarda yatırılması, kaz adımlarıyla yürütülmesi, alakasız bir duvarın, bir kapının başında bekletilmesi ve örnekleri çoğaltılabilecek ama henüz deneyimlemediğim, sayısızca, insan yaşamını, onurunu aşağılatıcı gerçekler… BEN, (elbette saygıya layık bir değer bulduktan sonra) bir üniversite hocasının, öğretmenin, doktorun ve belki bir sanatçının, kadının ya da bir dedenin  emirlerini dinler, ona saygıyla selam veririm de; bir askerin, veya beş para etmeyen bir politikacının emirlerini dinlemeyi, ona selam çakmayı insan uygarlığına hakaret sayarım.

Türkçe iletişim içinde insanlara ne yapma(ma)sı gerektiğini söyleyen yığınla literatür, öğüt ve vaizle karşılaşırız ama insanların zorla hiç bir şey yapmaması gerektiğini öven ve elbette zorla hiçbirşey yaptırılamayacağını söyleyen literatür ve vaizlerle pek karşılaşamıyoruz. Bazen bu sorunun rönesansı, reformu yaşamamamızdan kaynaklandığından bahsedilir. Kimi yönlerden katılsam da, dünyada olan ve insan yaşamına ilişkin her olguyu evrensel kültürel miras olarak görme yanlısıyım. Batıda gelişmiş ve sağlam temellere yaslanmış bireysel hak ve özgürlükler, bu toplumu yönlendiren hukuka çok da uzak olmamalı. Başta, ille de milli olan eğitim ve yine, ille de milli olan tarih anlayışlarını aşabilsek, evrensel değerleri ve dünya tarihini insanoğlunun çektiği acılar ve başarılar olarak görüp, değerlendirsek; bireysel ve toplumsal özgürleşmemizde pek çok entelektüel barikatı kolaylıkla atlatmış olacağız ama şu “biyz ve türlü türlü onlar” söyleminden bir türlü kurtulamıyoruz.  BENim onlarım yok. “Hepimiz onlarız. Hepimiz biziz.” İşte bu efkarla askere gidiyorum.

“İstemeyen elbette yapmasın, zorla değil ya!” demek çok mu zor? Diyorlar ki “o zaman hiç kimse yapmaz!” “E, hani bu memleketin onca vatan naraları atan, şarkıyla, türküyle, neşeli asker uğurlamaları  vardı?” diye sormak bir yana, “bu memlekette neden her konu ille de, ya herro ya merrocu zihinsel uçurum içine hapsediliyor?” diye sormak BENce çok daha anlamlı. Gündelik hayatlarımızın her yerinde sıklıkla karşılaştığımız, “o zaman herkes …” ya da “o zaman hiç kimse …”’lerle başlayan cümleler açık seçik koyun mantığı değil midir? Neden hepimiz aynı şeyi yapmak veya yapmamak zorundayız? Çeşitliliğe, farklılıklara bu kadar kapalı olunması, herkesin kendine has değil de, herkesin birbirinin aynı olması, birbirine benzemesi, benzetilmeye çalışılması, tam da şu günlerde bildik tarafgirlikle, boğuşmalarla acı acı seyrettiğimiz rekabetin yani “eğitim”’in konusu değil midir? Buna karşılık daha eğitim der demez rekabetin tarafları arasındaki farkın ortadan kalktığı aynı faşizan-despotik öze varıyoruz. Çünkü aslında bireysel hakların batıda da henüz tamamlanmamış ve belki de tarihin gösterdiği haliyle kolay kolay bitmeyecek olan mücadelesinde, biz çok gerilerde kalmış ve daha da geriye doğru yönelmeye başlamış olsak da, oralarda yakın zamanlarda eğitim yerine öğrenim denmeye başlandı. Dolayısıyla eğitim hakkı değil, öğrenim hakkından yani yine özünde birey anlayışı üzerinden yükselen, öğrenciyi merkez alan anlayış farkının muhalefeti sürdürülüyor. Buralarda ise bireyden, “BEN”den yani “CAN”dan bahsetmek yakın zamanlara kadar ayıpken, şimdiki çifte iktidarda ya günaha dönüştürülmek isteniyor, ya da inceden çıtlatılsa da kavramın içi yeterince doldurulamıyor.

****

Not: Şu günlerde yaşadığım yarı sarhoş ruh halleriyle ve belki de uzun süre yazamayacağımdan olsa gerek, biraz fazla kafa ütülemiş bulundum. Bahsettiğim üzere bedenim ipotek edildiğinden uzun süre ortalıkta ol(a)mayacağım. Beynimi kapatıp, yalnızca omurilikten ibaret yaşayacağım ve zaten yalnızca bunun yeterli olacağı ve bunun istendiği uzun süreçte, bugüne kadar çoğunlukla gündem dışı (veya gündemden esinlense de) mümkün olduğunca eskimeyecek yazılar yazmaya özen gösterdiğim için Yeşil Gazete’den ayrı olarak tüm yazılarımı blogumdan geçmişe yönelik takip edip, online medyada dolaşımda tutarsanız, BENdeniz yok olsam da, hoş bir seda olarak yankılandığımı duyumsar ve belki de bu durum, ya soğuk koğuşumda, ya duvar beklemelerimdeki tek kıvancım olur. Gerçek bir erkek gibi ağlamaya başlamadan önce, tanımasam da, bilmesem de anlaşamayacağım insan olmadığına inanan birisi olarak, tekrar muhabbet edebilmek üzere…

Şimdilik hoşçakalın…

Yeşil Politika içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Claude Lévi-Strauss; Yaban Düşünce’den yeşil düşünceye


Bu yazı 03.03.2012 tarihinde Yeşil Gazete-Kitap ekinde yayımlanmıştır.

Dünya, hayatına insansız başladı, hayatını insansız sona erdirecek.

-1955

Albert Einstein, 20. yy’da  fizik bilimleri için ne ifade ediyorsa, sosyal bilimler için de Claude Lévi-Strauss onu ifade eder. O, antropoloji biliminin üç yıl önce, 100 yaşında ölen dev bir çınarıdır. Onunla birlikte en kapsayıcı haliyle kültüre ait ve kültürün içinde yer alan, bildiğimiz herşeye başka bir perspektiften bakma gerekliği ortaya çıkmıştır, en başta da “insan”a…

Bilimsel bir kitabı kısa bir yazıyla tanıtmak hayli güç. Üstelik yazarı, kendi zamanının düşünce biçimlerini neredeyse kökten reddetmiş ve başlı başına yeni bir paradigma geliştirmişse. Buna karşılık, verdiği eserlerden yalnızca Yaban Düşünce (1962) isimli kitabına odaklanıp, hem tanıtıp hem de yeşil düşünceye yönelik birkaç not düşmek istiyorum. Çünkü bu kitap eserlerinin kavşak noktasını oluşturur.

Antropoloji biliminin bir çok bilimdalının yanısıra politik düşünce gelişimini de etkilediği gözlenebilir. Örneğin Marx ve Engels, o zamanların en önde gelen antropologu Lewis Henry Morgan’ın Ancient Society’deki verilerinden bolca yararlanarak Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni ‘ni yayımlamışlardı. İlk antropologlarda ise bariz bir evrimcilik vardır. Elbette evrim düşüncesi biyoloji ve tıp gibi alanlara dinamizm kazandırmış, insan ufkunu açmıştı. Buna karşılık evrimi, toplum bilimlerine, sosyolojiye, kültüre ve politik bilinçlere de yansıtarak acaba biraz aşırıya kaçılmıyor muydu?

Evrimciliğin kaba bir şekilde yansıtılmasıyla; “ilerleme”, “daha öteye gitme”, “gelişme” gibi kavramlar üretiliyor, bu kavramlar ise “geri kalma”, “az geri kalma” ve “gelişmemiş” gibi kavramları da beraberinde getirip, toplamda “ilkel-uygar” zıtlığını takdis ediyordu.

Bu kavrayış kendisini sürekli yeniden üretiyordu. Şüphesiz; antropologların “ilkel” toplumları ziyaretlerinde, “ilkeller”in basitlik ve kabalığına dayalı önyargıları, topladıkları verilere de yansıyor ve sonuçta onları tekrar ilkel olarak tanımlamaya götürüyordu.

Lévi-Strauss ise eserinde şunu iddia eder. “«Yabanıl», hiçbir zaman ve hiçbir yerde, bizim çoğu kez tasarlamaktan hoşlandığımız şu hayvanlık koşulunu ancak aşmış, hâlâ gereksinim ve içgüdülerinin tutsağı olmaktan kurtulamamış varlık olmamıştır. Duygusallığın egemenliği altında, şaşkınlık ve katılım içinde boğulmuş bilinç de olmamıştır.”

İlkelleri bu şekilde tanımlamaktan hoşlanmak aslında insanın en temel zihinsel kategorileştirme biçiminden yani “benlik ve öteki” düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Her insanda var olan, kendisini ötekinden üstün görmeye meyilli bu “bön” kavrayış; “batılı bilim adamını da ilkel denilen toplumları kendi toplumundan ayrı toplumlar olarak göstermesini kolaylaştırmaktadır.”

İlkel toplumlardaki totemleri, tabular veya tapınılarla açıklamaya girişirken, bizim gibi ilkellerin totemlerini görmezden mi geliyoruz? Bazı şeyleri o kadar kanıksamışızdır ki öteki türlüsünü düşünemeyiz. Örneğin neden düğünlere veya kutlamalara çelenk gönderilir? Aşkla gül arasında kurduğumuz bağlantı nedir? Evlilik-nişan yüzüklerine, gelinlik-damatlığa da tapını olarak bakabiliyor muyuz? Bir kabilenin yaşam alanının girişinde totemleri görür ve mistik biçimde yorumlamaya meylederiz ama bir kentin girişine süslü püslü asılan bir “hoşgeldiniz” yazısının aynı totemsel mukayesesi ne sonuç verir? Her şirket yada esnafın kapısının üstüne renkli ve can alıcı bir logoyla tabela asmasının anlamı sorulsa, nasıl yanıt verilebilir? Soruyu soran ve yanıtlayanın yaşam evrenlerindeki yabancılaşma dikkate değmez mi? Seyrine daldığımız bilgisayarlarla Macintosh’a veya Mac logosuna taptığımızdan bahsedilebilir mi? Belki de ilkellik bize o kadar da uzak değildir!

Peki ya ilkellerin bizden düşünme kapasitesi yönünden eksik olduğuna dair kanaatlerimiz? Lévi-Strauss, kitap boyunca sayısız örneklerle donattığı yabanıl toplumların bitki terminolojisine odaklandığında; Seminole’lerden tek bir bilgi-vericinin 250 bitki türü ve çeşidini tanıdığını, Hopi’lerin 350 bitki, Navaho’ların 500′ün üzerinde, Filipinler’in güneyinde yaşayan Subanun’ların bitkibilimsel sözcük dağarcığının 1000 terimi fazlasıyla aştığını, Hanunoo’larınkinin 2000′e yaklaştığını göstermektedir. Kendini üst görme eğiliminde olan bir yüksek bilgisayar mühendisinin mesleğiyle ilgili kelime dağarcığı 2000’i aşabilir mi? Üstelik bu kadarla da kalmaz… Lévi-Strauss; “öyleyse, biçimsel açıdan bakınca, yeni bulunmuş bir bitkiye -buraya daha önceden geçirilmemiş olsa bile- dizgenin kendisine hazırladığı Elaphontopus Spicatus Aubl. konumunu veren bitkibilimci ya da hayvanbilimciyle, topluluğun yeni bir üyesine Yaşlı-bizonun-aşınmış-toynağı adını vererek onun toplumsal dizisini tanımlayan Omaha rahibi arasında köklü bir fark yoktur. Her ikisi de ne yaptığını bilmektedir.” Böylelikle Lévi-Strauss yalnızca “ilkel” denilen toplulukların zihinsel faaliyetlerinin eksiksiz olduğunu belirlemez aynı zamanda günümüz insanının da aynı düşünce aracılığıyla tersten okumasını yapar. Kitap yine buna benzer örneklerle doludur. Dinka’lara oymak tanrısı olarak kimi seçmesi gerektiğini soran araştırmacıya yazı makinesi (daktilo), kağıt ya da kamyonu önerirler. Ne de olsa bu nesneler halkına yarar sağlamış ve atalardan miras kalmıştır.

Lévi-Strauss’un bakış açısındaki farkı belirgin kılan bir diğer örnek Churinga ismiyle anılan ve kendisinden önceki antropologların bir çeşit totem olarak varsaydığı objeleri ele alış biçimidir. “Görünüşü ne olursa olsun, her churinga belirli bir atanın fizik bedenidir ve kuşaktan kuşağa, yeniden cisimleşmiş ata olduğuna inanılan canlıya verilir. Churinga’lar, ayak üstü yerlerden uzak olan doğal korunaklarda saklanır. Denetlemek ya da elden geçirmek amacıyla, dönem dönem çıkarılır, her çıkarılışlarında da parlatılır, yağlanır, boyanırlar, bu arada kendilerine dua ve yakarılarda bulunulur. İşlevleri ve gördükleri ilgi bakımından, çarpıcı biçimde bizim arşiv belgelerimize benzerler: biz de arşiv belgelerimizi kasalarda saklar ya da noterlerin gizli bekçiliğine bırakırız, gerekirse onarmak ya da daha güzel dosyalara yerleştirmek üzere, kutsal nesnelere gösterilmesi gereken özenle gözden geçiririz. “Öyleyse churinga’ların kutsal bir nitelik taşımalarının nedenini uzaklarda aramaya gerek yok: yabanıl bir görenek, görünüşteki tuhaflığına karşın (ya da tuhaflığı nedeniyle) bizi büyülüyorsa, bize bildik bir görüntüyü biçimleri değiştiren bir ayna gibi sunduğu için, bizim de, daha onu tanıyamasak bile, böyle olduğunu bulanık bir biçimde sezdiğimiz içindir.

“Ama arşivlerimize neden bu kadar değer veririz? Ne de olsa birer kâğıt parçası oldukları söylenemez mi? Büyük bir felaket, arşivleri yok edecek olsa, mesela bir kütüphane yanıp kül olsa durumumuzda hiçbir değişiklik olmaz. Bununla birlikte, bizi canevimizden yaralayan, düzeltilmesi olanaksız bir zarar gibi algılarız bu yitiği. Nedensiz de değildir bu. Örneğin, sanatçının tınılarını işitir işitmez yüreği çarpmaya başlayan bir kişi için Jean – Sebastian Bach’ın imzası ne büyük bir değer taşır!

Lévi-Strauss kavrayışını sağlam temellere oturttuktan sonra, eserinin sonunda yüzyılın en önemli filozoflarından biri olarak anılan Sartre’ı eleştirmektedir. Aslında Sartre nezdinde tüm yaygın düşüncelerle hesaplaşır.  Jean-Paul Sartre, “Critique de la raison dialectique” adlı yapıtında iki ayrı diyalektik biçiminin varlığını kesinlemeye yönelir. Bunlardan birincisi tarihsel toplumlara özgü olan ‘gerçek’ diyalektik, ikincisiyse ilkel denilen toplumlara özgü olan ‘yineleyici’ diyalektiktir.” “Hiç kuşkusuz, böyle bir ayrım yapmak tarih içinde ve günümüzde insanlığın büyük bir bölümünün gerçek düşünceden yoksun olduğunu kesinlemekle birdir. Ama Sartre, bunu gizlemek şöyle dursun, ayrımını geçersiz kılan kanıtları çürütmeye çalışır: Toplumunun evlilik kurallarını ve akrabalık dizgesini araştırmacıya kum üstünde çizgilerle açıklayan ‘yerli’nin karmaşık bilgisi ve çözümleme ustalığı karşısında, “Bu kurmanın bir düşünce olmadığını söylemek bile gerekmez: dile getirmediği bir bileşimsel bilgi denetiminde gerçekleştirilen bir el işidir bu” der.

“Gerçekten böyle midir durum, ilkel denilen insanların düşünme, yorumlama, sınıflandırma biçimleri de ilkel midir, yoksa Sartre da, nice benzeri gibi, bir düşünce cambazlığıyla, Batı’nın yüzyıllar ötesinden gelen önyargısını en uç noktalarına dek götürerek bir kez daha doğrulamaya mı çalışmaktadır?” Lévi-Strauss ise Sartre’a şöyle yanıt vermektedir. “Diyelim ki öyledir, ama o zaman kara tahtada kanıtlama yapan bir yüksek teknoloji profesörü için de aynı şeyi söylemek gerekir.”

Lévi-Strauss; “İnsanın doğadan koparılması ve üstün, egemen varlık durumuna getirilmesiyle başlanmıştır işe; böylece en yadsınmaz özelliğinin, yani canlı varlık niteliğinin silinebileceği sanılmıştır. Bu ortak nitelik görülmezlikten gelinerek her türlü aşırılığa olanak sağlanmıştır. Batılı insan, özellikle tarihinin son dört yüzyılında, insansallıkla hayvansallığı birbirinden kesin çizgilerle ayırma hakkını benimserken, birinden aldığı her şeyi ötekine verirken, uğursuz bir dönemi başlattığını, durmamacasına daraltılan bu sınırın, insanları da birbirinden uzaklaştırmaya ve gittikçe daha sınırlı bir azınlık yararına, bir insanlık ayrıcalığı istemeye yarayacağını, bu insanlığınsa, ilkesini ve kavramını özsaygıdan aldığı için, daha doğar doğmaz çürüyeceğini anlayamamıştır” der.

“Bir fizik bilimi kurmak isteyen Descartes, İnsan’ı Toplum’dan koparıyordu. Bir insanbilim kurmak savında olan Sartre’sa, kendi toplumunu başka toplumlardan koparıyor.” Ancak bu durum yeni değildir. “Çağdaş filozoflar arasında, tarihe öbür insan bilimlerinden daha üstün bir yer veren ve onu nerdeyse gizemsel bir kavram durumuna getiren tek filozof Sartre değil kuşkusuz.”

****

Antropolojide yapısalcılığın kurucusu olan Lévi-Strauss, iddialarını ortaya attığı zamanlarda tarih bilimini ve evrimi reddettiği gerekçesiyle sıkı eleştirilere maruz kalır. Buna karşılık hatırlatmak gerekir; bir cümle ya da bir paragrafta bile yılları ve hatta onyılları, yüzyılları diziveren tarihçinin hepi topu bir “üst-hikayecilik/history” yarattığı düşünülmemeli midir?  Aynı zamanda tarih hiç tarafsız olabilmiş midir? Gerçek bir bilim niteliği kazanabilmiş midir?

Öte yandan evrimi reddettiği düşüncesi ayrıntılı değerlendirilmelidir. Büyü ve mitsel düşünce, biliminki kadar dikkatli bir mantığa sahiptir ve bunlar “tam ve kapsamlı bir belirleyiciliğe” dayanır. Eski düşüncelerin başarıyla yaptıkları da takdir edilmelidir: Çömlekçilik, dokumacılık, tarım ve hayvan evcilleştirimi, “gerçekten bilimsel bir tutum, sürekli ve her zaman uyanık bir merak ve sırf bir bilme arzusunu gerektirir.” Uygar ve ilkel insanların zihin kapasiteleri arasında anlamlı farklılıklar yoktur.

Günümüz insanına sorsanız zamane uygarlığından kendisine pay çıkarmaya meyillidir. Bilgisayarlar, telefonlar, uzay yolculukları… Sanki bir elektromanyetik bomba patlasa ve tüm bilgisayarlar artık çalışmaz olsa evinde oturup bir bilgisayar veya telefon yapabilecekmiş gibidir. İnsan her yerde ve çok uzak geçmişe kadar hep aynı insan olagelmiştir. Yüzbin yıl öncesinden bir bebek şimdiki New York’ta büyüse, aynı bilgisayarları kolaylıkla kullanabilir. İnsanın durumunu belirleyen çevresel şartlar, içine doğduğu yaşama evrenidir. Evrimi çok uzun soluklu ve tesadüfi değişimler olarak kavramak, kültürel sosyal ve politik düşüncelerden uzak tutmak, arındırmak gerekmektedir. Kısaca yeşil düşüncenin sürdürülebilirlik ilkesindeki gibi…

Lévi-Strauss daha önceki romantik doğacılıktan farklı olarak, gerçek anlamdaki ilk ekolojisttir. Onun önerdiği hümanizm, “insanı doğanın efendisi haline getirip, kendinden sonra geleceklerin en açık ihtiyaç ve çıkarlarını göz önünde bulundurmadan doğayı talan ettirmek yerine, (…) ona doğada makul bir yer verir.” Bu önerisini bilimsel zeminde ortaya koyarak kendisinden sonrasını da açık biçimde etkilemiş ve günümüz yeşil düşüncesinin temellerini atmıştır.

“Demek ki, senden öncekiler nasıl göçüp gittilerse,senden sonrakiler de öyle göçüp gidecekler.”

Lucteritus – De Rerum Natura, III, 969

Hüzünlü Dönenceler, giriş

* Lévi-Strauss’un Yaban Düşünce (1962) eseri, 1984 yılında Hürriyet Vakfı Yayınlarından, sonrasında ise Yapı Kredi Yayınları Cogito düşünce kitapları serisinden düzenli olarak basılmaktadır. Türkçe’ye çevrilmiş başka eserleri de vardır. Dört ciltlik kapsamlı “Mitolojiler” ise ne yazık ki halen Türkçe’ye çevrilmedi.

Not: Yazıda kolay okunabilirlik açısından alıntılarımı belirtmedim. Ayrıntılı bilgi sahibi olmak isteyenler, blogumdaki daha kapsamlı çalışmama müracaat edebilirler.

Muhabbetle…

Academic, Yeşil Politika içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Dindardan, ileri demokrasiye ince kıyılmış bir masal


Bu yazı 24.02.2012 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır.

Şu dindar meselesini bir de benden dinleyin. Bu konuda anlatılan masallara bir yenisini de ben eklemiş olayım. Yine de Kızılderili’lerin “yeni bir şey yazmayacaksan hiç yazma!” sözünü düstur edindiğimi, yazının hemencik başında belirteyim.

Aynı toplumda aynı dille konuşuyoruz. Aynı eğitim sisteminde, aynı müfredatlarla konserve edildik. Çocukluğumda bizim oralarda (İzmir) her beş kişiden en az ikisinin gittiği Kuran kurslarını da bilirim, ışık evlerinde çokoprens yiyip fanta içmişliğim de vardır. “Din kültürü ve ahlak bilgisi” adıyla anılan derslere yetişmiş, buna karşılık (evrim anlatılsa bile) “insan evrimi”nin müfredattan kalkmış olduğu yeni (dindar) nesildenim. Türkiye eğitim sistemi son 30 yıldır zaten dindar nesil yetiştiriyor.

Ağızdan çıktığından beri dindar sözcüğüne fena alıştık ama hatırlatmak isterim; bu sözcük dini-bütün kimselerden bile kolay duyulmayacak bir sözcük değil miydi? Benim bildiğim bizim memlekette dinine bağlı insanlara mümin denir, namazında niyazında denir, inançlı, sofu, hatta “tarikatten” denir fakat dindar denmez ya da yaygın kullanılmaz. Dindar sözcüğü daha çok sözlüklerde yaşar. Bu sebeple bu söz sakil durmadı mı?

Nitekim hemen ardından “dindar ne demek?” ya da “dindarla neyi kastediyor?” tartışmaları aldı başını gitti. Kimisi dindarı dinsizin karşıtı olarak ele aldı kimisi ise “ileri müslüman” olarak. Erdoğan ise dindarın karşıtının tinerci olduğunu ve hem dindar hem modern olunabileceğini söyledi. Başbakanın ağzından “inançlı nesil”, “mütedeyyin gençlik” veya (zor ama) “mümin nesil” sözcükleri çıksaydı iş farklıydı ama “dindar” sözcüğü başka birşey anlatıyor.

Benim iddiam odur ki; Erdoğan’ın dindar sözcüğü İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmiş bir sözcüktür. İngilizce piety sözcüğünün Türkçe’sidir.

Bu iddiamdan milliyetçi, ulusalcı anti-emperyal sonuçlar elde etmek isteyenler bu yazıyı okumasalar daha iyi ederler. Çünkü madem küresel sermayeye iliklerimize kadar bağlandık (-ki toplumumuz bunun farkında ve AkP gittiği anda ülke ekonomisinin “tv’de” çökeceği bilindiği için oyları hala yükseliyor!), öyleyse dünya literatürü nezdinde konuyu tartışmanın da zamanıdır. Bırakalım artık içe kapalı Türkiye’nin terminolojisini… Çünkü Türkiye’ye biçilen rol, küresel anlamda batı terminolojisi içinde  ancak anlaşılabilir.

İngilizce piety sözcüğü derin ve kayda değer bir sözcüktür. Latince pietas’dan gelir ve esas anlamını da Latincede bulur. Dünyanın gerçek anlamda ilk imparatorluğu olan Roma inanışına denk düşer. Şu iki anlama bakınız.

Dindar: sf. din b. Din inancı güçlü, din kurallarına bağlı (kimse), mütedeyyin – TDK

Pietas: (Türkçe dindar) Roma inanışında, tanrılara, vatana, akrabalara ve ebeveynlere sadakat ve saygı ile bağlı olan kişi. – britannica.com

Erdoğan’ın dindardan kastı sofuluk, müminlik falan değildir. ‘Tanrılar’ sözcüğünü Allah’la değiştirirseniz tam anlamıyla ikinci tanıma denk düşer veya denk düşeceğini zamanla daha net göreceğiz.. Ayrıca dindarın karşıtını tinerci olarak belirlemesi de bu anlamla yerine oturur.

Dindar meselesinden Türkçe iletişim içinde bir çok eleştiri yapıldı. Eminim Erdoğan’ın prompterını yazanlar bu eleştirilere gülüyorlardır. Çünkü aslında çoğu eleştiri kolaylıkla savuşturulabilir cinstendir. Eğer dindar, bahsettiğim ikinci tanımla alınırsa, Türkiye toplumunun değil %50’si, %90’ı bundan memnun olacak ve yapılan çoğu mümin-laik içine sıkışmış ahkam kesmeler de boşa çıkacaktır. İşte esas mesele ve sorun da burada!

Sorarım bizim entelektüellere; Erdoğan’ın prompterını yazanlar, eğer ikinci tanımı kullanıyorlarsa, bu durumu da eleştirebilir misiniz? Veya hangi argümanlarla, nasıl eleştireceksiniz?

Kimileri bu yaklaşımıma “yahu ne alaka? Nereden nereye? Ne işimiz var Roma’yla finan?” diyebilir. Onlar Gebze-Harem hattında dolanmaya devam etsinler…

Roma, dünya literatüründe ve elbette batı terminolojisinde sıkı yer tutar. Örneğin ABD kurucuları kendilerinde Roma mitosuna denk düşen anlamlar buluyorlardı. Nasıl ki Roma iktidarına bağlı alim ve kurucularda, Troya’dan sürülüp, İtalya’da yeni bir uygarlık kurduğu düşüncesi içselleştirilmişse, ABD de Avrupa’nın sürgünüydü. Bu durum sadece mitosta kalmamış, Amerikan mimarisinden, sanatına, edebiyatından felsefesine kadar ilköğretim seviyesinde bile bilinen rütin anlamlardır. Tabi bu durum ABD ile de sınırlı değildir. Örneğin Adolf Hitler kavgasını kazansaydı Yeni Roma’yı kuracağını iddia ediyordu. Gerçi bu ikisi “aynı” anlaşılmasın. ABD kurucuları özgürlük nüansına önem vermiş ve Roma’yı kültür inşasında simgesel olarak kullanmışlardır. Buna karşılık kurulmak istenen her otoriteryen (faşist) devlet Roma geleneğinden faydalanmıştır. Çünkü otoriteryen devlet anlayışı en net ve ayakları yere basan anlamıyla Roma’da yaşamış ve Roma’dan başlamıştır. Görülüyor ki bu gelenek “Yeni (otoriteryen) Türkiye”’nin inşasında da başvuru kaynağıdır.

Cicero, Vergilius ve Ovidius Roma’nın yeni dinini kurarken Antik Yunan dinine lanetler ediyor ama aynı zamanda yeni dini Antik Yunan düşüncesinin üzerine oturtuyor, değiştiriyor ve aslında manipule ediyorlardı. Hem düşünür, hem devlet adamı olan bu kişilerin şiirleri, destanları, söylevleri ince edebiyatlarla saygıyı hak etse de toplamda şunu söylüyorlardı.

“Cennete giden yol anayurda hizmetten geçer.”

Bir süre önce İzmir’de Edp-Yeşiller toplantısında sevgili eşsözcümüz Ümit Şahin, yeşil düşünceyi tanıtırken en genç ideoloji olduğunu vurguluyordu. Diğer ideolojiler ise 19. yy’da doğmuştu. Spontan konuşmasında bu ideolojileri sosyalizm, komünizm, anarşizmle örneklendiriyordu. Sahi; bu ideolojileri sayarken faşizm neden unutulur? Çünkü (güya) kimse faşist değildir. Oysa faşizmin kavramsal hareket noktası tam da pietas (dindar)’a denk düşer ve pietas anlamındaki dindarı eleştirebilecek akıl, Türkçe literatürde, deyim yerindeyse yoktur!

Şerif Mardin Osmanlı’dan beri devam eden mahalle kültürüne, cumhuriyet rejimiyle birlikte yeni bir rakip geldiğini, bu rakibin “öğretmen ve okul” olduğunu ama 80 yılda bu rekabette kaybetmeye yaklaştığını söylemektedir. Mardin’e göre bunun sebebi bizim laik dediğimiz öğretmenin 50’li yıllardan itibaren iyilik, güzellik ve doğruluk gibi düşüncelerin içeriğini dolduramamasındandır. Bizde ahlak (etik) felsefeye hiç bağlanmamış, hep İslam’la doldurulmuştur.

Şimdi gelelim bu yazıyı yazmamın esas sebebine… Biraz etik tartışalım.

Pietas anlamındaki dindar okura pozitif bir anlammış gibi gelebilir. Avrupa, değerlerini, kimi zaman kanlı – kimi zaman kansız devrimlerle, eski düşüncelerle sürekli hesaplaşma-yüzleşme halinde yıkıp, yeniden yaratırken, rönesans, aydınlanma ve sonrasındaki 68 hareketine kadar pietas’ı eleştiren hayli literatür oluşmuştur. Fakat ben Roma öncesine uzanmak ve pietas’ın anlamındaki değişime vurgu yapmak istiyorum.

Heu pietas! Heu prisca fides! – Dindarlara yazık! Antik inançtaki kaderciliğe yazık!

(Vergilius)

Vergilius’un bu sözü yanlış anlaşılmasın. O, öncülleri olan Sokrates, Platon ve Aristo gibi Antik Yunan mitosuna yani Homeros dünyasına savaş açmıştır. Eski pietası kadercilikle özdeşleştirir. Yeni pietas ise vatana hizmet etmenin önemine, daha büyük imparatorluk için varlığını ortaya koymaya dönüşür. Artık Roma’nın yeni dini devlettir!

Gerçekten de Antik Yunan yani Homeros öğretisi kaderci miydi? Bundan bahsediyorum çünkü batı etiğinin hareket noktaları buralardadır.

Shakespeare, Nietzsche veya Tolstoy gibi yazarların bakış açısından ve elbette Homeros’un bizzat kendi destanlarından Antik Yunan öğretisinin kaderciliğe en uzak düşünce olduğunu söyleyebilirim. Buna karşılık M.Ö. 800’den başlayarak M.Ö. 400’e kadar kaderci bir anlayış yarattığı da bilinmektedir. Buradaki esas sebep normalde sözle yaşatılan Homeros (Ömer) düşüncesinin yazıya geçmesinden sonra dogmalaşmasındadır.

Bizde çok tanrıcılık hiç bilinmez. Bir zamanların “Bin Tanrılı Anadolu”’sunda yaşarız ama  bizlere çok tanrıcılık yasaklanmıştır. Sanılır ki; tek tanrıya kul olan şimdiki mitos gibi, çok tanrıcılıkta da bir çok tanrıya tapınılmakta, el pençe divan olup, biat ve secde edilmektedir.

Oysa bu sanı en azından Antik Yunan düşüncesi yani İzmir’li Homeros öğretisi açısından tamamen yanlıştır. Homeros’ta tanrılara tapınılmaz; -aksine tanrılarla savaşılır. Tanrılar ölümlü insanoğlunu hor görürler ve Homeros’a göre insana düşen, trajik de dursa ölümsüz tanrılarla yine de savaşmaktır.  Koskoca Odysseia Destanı, Odysseus’un zavallı bir insancık olarak tam aksine güç-kudret timsali tanrı Poseidon’a meydan okuması ve ama 20 yıl süren çilesine karşın mücadelesini ezici bir üstünlükle kazanmasının ve Poseidon’a haddini bildirmesinin hikayesidir. Homeros onuru için mücadele eden ve yeterince erdemle yüklenmiş insanın karşısında tanrıların bile duramayacağını salık verir. Homeros’ta erdem ya da ideal ise aretedir.

Arete yaşamın bütünlüğüne, tekliğine karşı saygı, verimliliğe ya da daha yüksek verimlilik idealine karşı küçümseme ve bunun sonucu, uzmanlaşmaya karşı hoşnutsuzluk ima eder. Arete mükemmelliktir ve mükemmeliğe insanın kişisel olarak ulaşması anlamına gelir. Örnek insan olarak sunduğu Odysseus; büyük bir savaşçı, kurnaz bir plancı, hazırcevap bir konuşmacı olan yürekli biridir; yelkenli bir tekneyi hem yapabilir hem de kullanabilirdi, sabanı dümdüz sürer, boksta, güreşte, koşuda gençlere meydan okur; bir öküzü kesip, yüzüp, doğrayıp, pişirebilirdi. Roma’nın dindarı (pietas), sadakat ve uzmanlaşmaya yönelen toplumcu bir hiyerarşi yaratma kaygısında olup, yıldızlara da ancak bu şekilde ulaşılabileceği efsanesi yaratırken, Homeros, sade ve hiyerarşisiz klan hayatı içinde kusursuz, her işten anlayan ve kimseye muhtaç olmayan insanca bir yaşama övgü sunar.

Bu anlamda aslında kaderci olan; toplumsal hiyerarşiye çark edilmiş ve kaderine sadık olması beklenen Roma faşizmidir, Antik Yunan’ın tanrılara bile meydan okuyabilen ve pekala vatana, akrabalara ve aileye dahi meydan okuyabilecek düşüncesi değil. Erdoğan erdemi dindarda buladursun, aile baskısından kaçabilen ve sokaklarda yaşamayı göze alabilen tinercinin cesaretinde çok daha büyük bir erdem vardır.

Bu düşünce eğitim alanında çok yakın tarihlere kadar dünyanın her yerinde yaşamıştır. Mesela Türkiye’de de, 1940-1946 yılları arası faaliyet gösteren Köy Enstitüleri, Homeros’un erdem olarak sunduğu öğretiye benzer bir eğitim anlayışını benimsemiştir. Arıcılık bilinmeyen köylerde arıcılık, bağcılık bilinmeyen köylerde bağcılık öğretiliyordu. Enstitüye atanan öğretmen gittiği köyde okul binasını köylülerin yardımıyla yapabilecek kadar inşaat bilgisi de öğreniyordu. Köy enstitüsünü bitiren bir öğretmen sadece bir ilkokul öğretmeni olmuyor aynı zamanda ziraatçilik, sağlıkçılık, duvarcılık, demircilik, terzilik, balıkçılık, ve marangozluk konularını da uygulamalı olarak öğreniyordu. Her öğrenci bir enstrüman çalabiliyor, yılda 25 tane dünya klasiği edebiyat eseri okumak şart koşuluyordu. Tiyatrolar, müsamereler, konserler hazırlanıyor, hem okulda hem çevre köylerde sergileniyordu. Köy enstitülerinin Doğu-Batı bloğu olarak ayrılan soğuk savaş döneminde, Sovyet uygulamalarına benzeyen komünistçe işler olduğu sebebiyle, başını ABD’nin çektiği Batı Bloğu tarafından kapattırıldığı söylenir.

Bir köşe yazısı için oldukça uzun olan masalım okuru sıkmadıysa 3000 yıl öncesinden zamaneye ve hatta geleceğe azıcık daha yaklaşayım.

Son zamanlarda moda olan “ileri demokrasi” anlayışından da bahsetmeli. Eğer Türkiye içi bir tartışma yürütürseniz bu sözün anlamını ıskalarsınız.

İddiam odur ki; Erdoğan’ın prompterında yazan “ileri demokrasi” sözü İngilizce post-democracy sözünün Türkçe’ye çevrilmiş ve biraz da kılıfına uydurulmuş halidir. Yani demokrasi sonrası, demokrasi ötesi, ileri demokrasi…

Eğer olaya hem ulusal perspektiften bakmayı bırakıp, hem de umut edilenden değil de, dünya konjünktüründe ve acımasız-trajik bir gerçekçilikle bakarsanız olay netleşir. Demokrasinin anlamı sözlüklerde nasıl yazarsa yazsın, 20. yüzyılda kapitalizm ve komünizmin dengesi anlamında iki gücün dengesi olarak yaşamış yaşatılmıştır. Her ülkenin sağcısı solcusu parlementer rejim içinde fikirlerini özgürce savunmuş ve yalnızca fikir bağlamında değil, gerçeklikten hareket ederek, yani her iki rejimin de gerçekte yaşıyor olmasıyla anlamlandırılmıştır. Buna karşılık Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle fikirleri destekleyen gerçekliğin sol ayağı kaydı. Artık sosyal devlet, sosyal adalet, sosyal haklardan bahsedilemez! Bunlardan bahsedenler savaşı kaybetti, haberiniz yok mu? Görülen o ki; kimilerinin hala haberi yok ve coplanmalarına anlam veremiyorlar…

Türkiye ise bu savaşta stratejik bir noktadaydı ve soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte, anlaşılan yeni dünya düzeninin pilot uygulama alanına döndü. Erdemin arete değil de pietas’a dönüştürüldüğü ve bence nüfusun %90’dan fazlasının bu durumu daha anlamlı bulduğu, ayaklar ve başın hiyerarşisine boyun eğdirilmiş, %15’i açlık, toplamda %75’inin ise yoksulluk sınırının altında yaşadığı, buna karşılık kanaatkar davranıp (pietas) isyan etmemiş ama zaten AkP iktidarıyla birlikte sayıları hızla artmış polislerin de her isyan etmeye meyledeni copladığı, dünyanın hiç bir demokratik ülkesinde karşılaşılmayan nüfus cüzdanıyla yurttaşlarını numaraladığı, dahası İdris Naim Şahin’in iki gün önce haber verdiği haliyle çipli kimlik kartlarına geçilecek olan, yine Şahin’in hükümet nezdinde kimse tarafından olumsuzlanmayan, yani ilan ettiği üzere devletin hayat demek olduğu …ve Kutsal Roma.

Bunların hepsi bu masalda çok güzel bağlanıyor da benim acı acı güldüğüm şudur!

Kimin aklına George Orwell’ın bahsettiği hayalin Türkiye’de gerçek olacağı gelirdi ki? Ünlü olduk, kameralara gülümseyiniz…

Muhabbetle…

* Görsel İç-Mihrak’tan alınmıştır.

Meseller, Yeşil Politika içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın