Festival Habercisi 2011 – Rock’n Coke’ta…


Bu yazı 30.07.2011 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır.

Müzik festivalleri -öteki.” yaşamdır. Başka türlü olmanın, normal toplumsal yasa ve yükümlülüklerden uzak bulunmanın, ciddiyetin çok çok ötesinde ve hatta ciddiyetle ilgisiz; gücünü “o an-orada” bulunan insanların organik iletişiminden alan, eğlencenin, dans etmenin, gülmenin yer aldığı, buna karşılık üretim ve kalkınmanın olmadığı geçici alanlardır. Woodstock’69 afişindeki gibi “3 gün boyunca barış ve müzik”in yer aldığı, devrim yapmak değilde, “devrimin kendisi olma”nın alanlarıdır.

Müzik festivalleri, sıradan ya da rütin hayatlardan uzaklaşılan, üzerimizde baskı oluşturan her türlü iktidardan, kurulu düzenlerden, endüstriyalizmin insana sunduğu çark rolünden ayrı, geçici özgürlüğün kutlandığı alanlardır. Bu alanlarda tüm hiyerarşik rütbeler, ayrıcalıklar, normlar ve yasaklar askıya alınır. Normalde; kast, mülkiyet, meslek ve yaş bariyerleriyle birbirinden ayrılan insanlar arasında, yapılan etkinliğe has olarak özgür ve dostane bir ilişki biçimi egemen olur. “Başka bir dünya mümkün” söyleminden bahsediyorsak, festivallerde bu olgu yaşamaktadır. Bu yazı dizisi bu alanlardaki yaşantılara dikkat çekme kaygısı taşımaktadır. (Festival Habercisi – 2 , 2010)

Festival Habercisi olarak 2010 yılında kamp yapılarak kalınan gençlik müzik festivallerine odaklanıp, bu etkinliklerin hem öncesinden haberlerini verip, hem katılıp, hem de sonra orada yaşananları aktarmaya, işte bu ön sayıltıyla başlamıştım. O günden bu yana birçok etkinliği Yeşil Gazete’ye taşıdım. Bunu yaparken bir amacım da klasik medya aygıtlarının manipulasyonundan uzak, yalnızca sahne üzerine odaklanmayan, festivalin bir yaşam alanı olduğu sayıltısıyla, orada yaşananları bağımsız aktarmak ve farklı festivallerin birbirlerinden ayrılan yanlarını yeşil ilkeler ve ütopya üzerinden tasvir etmekti.

Bugüne kadar katıldığım ve haberini yapıp, yorumladığım festivalleri hep kendi içinde, kendi katılımcıları açısından değerlendirmeye özen gösterdim. Buna karşılık bu durumun extreme bir duruş olduğunun da hep farkındaydım. Etnik ve dini ayrımcılıkların silinmeye yüz tuttuğu (tv’de öyle gösterilmemesine karşın!) çağdaş dünyada, tam tersine özellikle gençler arasında yeni ayrımcılık biçimlerine dönüştüğünden haberdardım. Rock müzik severlerin elektronik müzik dinleyenlere, rapçilerin rockçılara ya da tersi vs vs duruşları her zaman yapay ve değersiz buldum. Katıldığım festivallerde hangi müzik tarzına hitap ederse etsin; eğlenen, dans eden, yaşam coşkusuyla hem bedensel, hem bilişsel sınırlarını zorlayan veya politik-muhalif festivallerde aynı zamanda toplumsal bilincini ve duruşunu geliştiren insanlarla birlikteydim.

Bunlardan uzun uzun bahsediyorum çünkü Türkiye insanının nazarında festival denince akla ilk gelen! (neden acaba?) Rock’n Coke Festivali’ni eleştireceğim. Bu festivali halihazırda kafamıza sokuşturulmuş kavramlarla tartışamam.

Endüstriyalizm kıskacında Türkiye

80 darbesinin toplum üzerinden silindir gibi geçtiği söylenir ya hani; bu söylem daha henüz ağızdan çıkarken “eski” bir ses olarak kulaklarımızda çınlar. Bu söz, 80 sonrası yetişen apolitik gençlik için çoğunlukla anlamsızdır. Bu anlamın içi ancak yeşil düşünce ile dolabilir. Çünkü 80 darbesi esasen Türkiye’nin endüstriyalizmin kıskacına girişidir. Bunu “artık” görebiliyoruz. Eski “sesler”, benimde içinde bulunduğum neslin eğitim sürecini göremedi. Oysa bizler okullarda siyasi tutuklulardık. Bizlere; sanayi, kentleşme ve modernite eğitimi verilirken rahatsız olmamız gereken entelektüel değerleri eski politiklik karşılayamadı. Çünkü bizler artık zorunlu eğitimin önce 8 sonra 11 ve 12 yıla çıkarıldığı, yaz tatillerinde dahi kırsal hayatla hiçbir bağlantısı kalmamış yeni nesildik. Toprak yolların kalktığı, kaldırımların dahi düzenlenip betonlaştırıldığı, doğal orman ve ağaçlar yerine, park ve bahçelerde yeni dikilen fidanlarla büyüyen, buna karşılık aynı park ve bahçelerde çimlere basmanın yasak olduğu, karıncaların evimiz ve eşiğimizden kovalanıp ayıklanması gerektiğine inandırılan yeni insanlardık. 80 öncesi kuşakların doğayla bir şekilde bağlantısı varken, bizler artık doğayı özel kanallar ve belgesellerden izlemeye başladık. Bu nesil, bu sebeple 5 ağacı bir arada görse arasından ayı çıkacak diye korkuyor. Evde köpek veya kediyle yaşamak bizden önceki nesil için “birlikte yaşama” (mutualizm) dengesiyken, bizler için salt biblo-süs eşyası anlamına dönüşmeye başladı. Kimse aradaki farka işaret etmeyi beceremedi.

Endüstriyalizmin kıskacında daha doğuştan toplumun malı olduğumuz ortadayken, otomatik düz bir bantta toplumsal makinenin içine çekiliyorduk. Bu süreçte ise, sağı geçtim; sol aksiyom, aydınlar, şairler dahi hala bize topluma yararlı olmanın mesajını veriyordu. Sanki aksi mümkünmüş gibi!

Oysa bize yeni bir entelektüalite, yeni bir yaşam, yeni bir anlam gerekliydi. Hem sağ ve hem de solcuların yücelttiği çalışma, üretme ve kalkınmaya karşılık birilerinin çıkıp tembelliği veya yeşil düşüncenin en derin ilkesi olan sürdürülebilirliği övmesi gerekiyordu. Bize sol aksiyom “hayatta herşey para değil!” diyordu ama artık bu sözün içini dolduramıyordu. Kentlilik, temizlik ve hijyen kafamıza kazıtılırken; elimize, kafamıza sürdüğümüz sabunun, şampuanın, tabağımızı, giysimizi yıkadığımız deterjanların aslında kimyasal pislik olduğunu anlatacak, öğretecek veya hatırlatacak birileri gerekiyordu. Bizler günde iki dakika dişlerimizi fırçalamamız gerektiğinin aksini düşünemezken, Ayşe Özgün televizyona çıkıp köylüye götünü yıkamasını öğretiyor; bizleri, yani  yeni nesli; eskiyle, kırsalla, köyle olan bağımızdan utandırıyordu.

Endüstriyalizmin bir dili vardı. Bu koca makinede herşey mantığın veya mantıkçılığın dilinden konuşuyordu. Bizler artık mantığın içine doğmuştuk. Mantığın karşıtında duran çılgınlığın, duyguların, irrasyonalitenin, oyunun dilinden de konuşmamız gerekiyordu. Ancak bundan kimse bahsetmiyordu. Solcusu da mantıklı konuşuyordu. Sağcısı da. Kapitalizmi, hem mantıkla yüceltiyor, hem de mantıkla lanetliyorduk. Bizler örneğin Türkiye’de din eğitimiyle büyüyen ilk nesildik. Dindarı, dini, mantıkla yüceltiyor; dinsizi, dini mantıkla eleştiriyordu. Bu koca makinenin dışına çıkmak imkansızdı. Evde, okulda, işte, arabada, otobüste…

Endüstrileşmiş toplumlarda sol içinden yeni iç eleştirilerle yükselen yeşil düşünceyi anlaması için Türkiye aydınlarının oldukça uzun zamanı vardı. Ancak o okumaları yapmaktan aciz kaldığını bugün görüyoruz. Aslında hala aynı sorun devam etmekte. Avrupa birliği düşkünü çağdaşlarımız o ülkelerdeki yeşil muhalefetin bahsettiği otomatikleşmiş yaşamları, devasa yabancılaşmayı hiç duymamış gibidirler. Onlar da makinenin kıskacına düşmüş, akıl ve mantıkla tumturaklı sözler etmektedirler.

Rock’n Coke’u eleştirmeden önce bir “mantık”lı söz de ben ekliyim. Bakalım bu kısa olması gereken yazı için özetleyici olabilecek mi?

1947 yılında, Amerika’da, bebek mamasının anne sütünden daha besleyici olduğu angaryası patladıktan 20 yıl sonra gençlik müzik festivalleri kitleselleşmeye ve hemen ardından 2 yıl sonra Woodstock’la birikte bir ritüele dönüşmeye başladı. 1980 yılında Türkiye’de bebek maması anne sütünün yerini alışından yirmi yıl sonra ise ilk gençlik müzik festivali H2000 gerçekleştirildi. Buradaki esas mesele endüstriyalizme doğan insanın insanlığından yabancılaşması ve bireylerin bu yabancılaşmaya verdiği tepki meselesidir. Nitekim tepkiler de değişebilmektedir. Kimisi beraber şarkı söyleyip, dans etmeye yönelirken, kimisi ise bu yabancılaşmayı kanıksayıp, beton kutulara kapanıp, pimapene, izocama sığınıp, dışarı çıkarken de üstüne perde geçirip endüstriyalizme alet oldu. Bu anlamda dünyada endüstriyalizmle birlikte (artık Türkiye’de de olduğu gibi) İslam’ın desteklenmesi hiç şaşırtıcı değildir.

Rock’n Coke konserleri

Konser diyorum çünkü festival olduğuna dair pek bir işaret bulamadım. Zaten katılımcıları da bu etkinliğe konsere gider gibi gidiyor. Verilen rakamlar 45.000 kişinin katıldığını ancak bunlardan 7.000’inin çadırlı olduğunu gösteriyor. Bu haliyle aslında kamp yapılarak kalınan müzik festivalleri açısından Rock Tatili Foça’nın 40.000 kişilik ve yaklaşık bir hafta süren çadırlı konaklamasının yakınından bile geçmiyor.

Konserle, kamp yapılan festival arasındaki fark oldukça büyüktür. Konsere edilgen biçimde sahneyi görmek için, festivale ise etkin bir şekilde alanda yaşamak üzere gidersiniz. Birinde akşam yatağınıza dönerken, diğerinde yeni güne festival alanında uyanırsınız. Zaten festival ruhunu esasen ikinci gününden itibaren hissetmeye başlarsınız. Üçüncü ve dördüncü gününden sonrasında ise önemli bir deneyime dönüşmeye başlar. Artık aslolan müzik değildir. Bu sebeple bir müzik festivali deneyimi doğada uzun günlerce kalınan kampçılık veya dağcılık deneyimine, konsere katılmaktan daha yakındır. Müzik festivali, doğayla içiçe sessiz-sükun kampçılık deneyiminin kalabalıklarla birarada olunduğu ve eğlencenin önplana çıkarıldığı biçimidir. Buna karşılık Rock’n Coke 2 günlüktür. Yalnızca bir gece konaklanılmaktadır. Bu haliyle festival ruhunu deneyimlemek için çok yetersizdir.

Ben yine festivali katılımcılar açısından sahneye odaklanmadan yapacağım. Ancak bu sahneye odaklanma meselesini biraz açmak gerekir. Sosyal medya veya tv’de Rock’n Coke ile ilgili yazılar veya görseller bir incelensin. En basitinden Rock’n Coke’la tam bir işbirliği içinde olan ntvmsnbc sitesine bir bakılsın. Festival sonrası bir fotogaleri ekleyen haber sitesinde yayımlanan 80 fotoğraftan 74’ü sahnedeki müzisyenlerin fotoğrafı. 5 tanesinde sahneyle birlikte kalabalıklar gösteriliyor. Bir tanesinde minderde oturmuş bir kişi var. Bu durum toplumun görmezden gelinişinin, toplumu salt yığınlar olarak gören endüstriyalizmin perspektifidir. Esas şikayet edilmesi gereken endüstriyel metaya dönüşen insanın bu durumu bu kadar kolay kanıksıyor olması değil midir?

Oysa bir müzik festivalinin en önemli özelliği, bir ağaç gölgesinde çimenler üzerinde keyfince uzanabilmek ya da deniz kenarında yapılan bir etkinlikte denize girerken sahneden gelen müziğe de kulak verebilmek gibi örneklerdir. Rock’n Coke alanında ise tek bir ağaç yoktur. Üstelik 2009 Rock’n Coke, F1 İstanbulpark’ta yapılırken zemin asfalttı.

Bu durum fotodaki gibi görüntüler yaratıyordu. Bu anlamda konserle festival arasındaki belirleyici farklardan diğeri, konserde sanatçılar sabit olup, izleyiciler alana alınıp, konser sonrası dışarı çıkarılırken (-ki bu durum yine insanın endüstriyel metaya dönüştürüldüğünün işaretidir), festivalde katılımcıların yaşam alanına, müzisyenler konuk olurlar. İşte festivalin temelde endüstriyalizme karşıt duruşunun özelliği de buradadır. Festivaldeki insanlar, konsere göre daha değerli ve aktif bir konumdadır. Bu durum ise Rock’n Coke’da yine pek geçerli değildir.

Yalnız kalabalıklar

Kimse kimseyi kandırmasın. Rock’n Coke devasa bir iletişimsizlik alanıdır. Arkadaş grubunuzla gider kakara-kikiri yapar ve geri dönersiniz. Alanda tanıdık birilerini görürseniz beraber biraz zaman geçirirsiniz. Bunun dışında yabancılarla kesinlikle konuşulmamalıdır. Bu kuralı kim koyuyor? Çünkü girişte devasa güvenlik işlemlerinden geçersiniz. Bu güvenlikler gündelik hayatlarımızda sürekli hatırlatıldığı gibi tehlikeli insanların uyarısını yapmaktadır. Nasıl gündelik hayatlarımızda kimseyle konuşmuyorsak aynı şekilde aynı alt metinle şunu söyler: “Güvenlik olması yeterli değildir. Aralardan sıyrılmış olabilirler”. “Dikkat!” demektedir, “siz yine de birbirinize güvenmeyiniz.”

Rock’n Coke’tan beridir sosyal medya ve bloglarda karşılaştığım yazılar ise şahane hakkaten. Ne çılgınlar varmış… Ne de çılgınlar gibi eğlenenler varmış… Kimdi onlar ben görmedim. Benim gördüğüm en fazla şarkılara mırın kırın sallanarak eşlik eden insanlardan ibaretti. Ayakta durmaktan beli ağrıyan insanların ritmik sallanmasından öteye geçemeyen. Zaten Rock’n Coke tıpkı normal toplumsal yaşamdaki gibi otomatizasyonun azıcık dışına çıkılması durumunda karşısındakini deli konumuna sokmaya hazır veya “sen ne içtin?” esprisi yapmak için bekleyen insanlarla doludur. Herkes birbirini izler. Seyirlik bir panayır ya da insanat bahçesine benzemektedir. Seyretmek için kendinize sahnelerden sahne beğenebilirsiniz. Nitekim 4 sahne vardır. Ama katılımcı muhakkak edilgendir. Hatta öyle ki en çılgın müzik grubu bile performansının yumuşatılması için kulağı çekilmiş gibidir. Burası sonuçta kokakolanın alanıdır ve birileri coşacak olursa bu hiç iyi olmaz.

Peki bunlar neden önemli olsun? Şu sebeple…

Gençlik müzik festivalleri aracılığıyla doğada yaşarken, esasında tıpkı kampçılık veya dağcılık faaliyetlerinde de için için hissedildiği gibi doğada yaşamanın hiç de güç olmadığını öğrenirsiniz. Hele ki yaz aylarında uyku tulumu veya çadıra bile aslında gerek yoktur. Bu alanlarda, dünyaya doğan insanın en temel soru ve sorunları aklınızda canlanır. Size hiç hatırlatılmayan sorular sorar ve yanıtların ne kadar da basit olduğunu görürsünüz. Oysa Rock’n Coke’ta çadır alanında sıkış tepiş konaklamaya zorlanılırsınız. Bu yıl kamp alanı çilesini yaşamadım. Ancak 2009’da kaldığımda geceleri mutlak sessizliği unutamıyorum. Askeri kamp gibi uyutulan insanların çıt çıkarmaması otokontrol aracılığıyla sağlanıyordu. En ufak seste hemen yakınlarda ama nereden geldiği aynı zamanda belli olmayan bir ses (tabi “çağdaşlık”tan da nasibini almış olduğu pek bir belli!) “sessiz olmanızı”, “burada herkesin uyumaya çalıştığını” hatırlatıyordu. Ne de olsa “bireylerin özgürlüğü, diğerinin özgürlük sınırına kadardır” öyle değil mi? Yani hiçbirimizin özgür olmadığını hatırlatan endüstriyalizmin sırtını dayadığı en temel ilke. Bu haliyle yaşadığınız apartman dairelerinin, sesi az da olsa yalıtıyor olmasına duacı olursunuz. “Yaşasın hepsi birbirinin aynısı endüstriyel apartmanlar!” demelisinizdir. Gençlik müzik festivallerine katılıp endüstriyel sistemi dışarıdan gözleyip, zavallı hayatçıklarımızı farkedip, sisteme dair şüpheler geliştirecekken, Rock’n Coke sonrası sisteme duacı olur ya da aksini düşünme fırsatı elinizden alınır.

Uzun oldu, kısa keseyim… Gençlik müzik festivalleri endüstriyel toplumlarda ihtiyaç üzerine doğmuştur. Sosyal hayvan olan insanın görünmez duvarlarla hapsedilmesi, bu etkinliklerle geri tepmiştir. O sebeple bu alanlar, gündelik hayat pratiklerimizin tam karşıtında duran davranışlar için tampon görevi görür. Bunların en başında ise özgürlük nüansı vardır. Bu alanlarda insanın özgürlük sınırı, diğerinin sınırına kadar değildir. O sınırlar neşeli bir kavrayışla aşılır. Burada insanın en temel özgürlük bilinci yaşar. Şöyle fısıldar. “Birbirinin özgürlük sınırına değil de özgürlüğüne saygı duyan nesillere ihtiyacımız var. Bak, işte şimdi mükemmelleşmedi mi dünya?” İşte bu sebeple, bu alanlarda, kitlesel bir şekilde yaşar ve hiç kavgaya denk gelmezsiniz. O zaman da dersiniz ki bize dünyada düşmanlar, tehlikeli insanlar, kötülerin varlığı sürekli olarak anlatılıyor. Peki nerede bunlar? Anlarsınız ki tehlikeli olan insan, mantığın demirden kafesine kapatılmış insandır.

Sonuç olarak bir gençlik müzik festivali insana başka bir dünyanın kapısını açar. Geçici olarak başka bir dünyaya kaçarsınız. Bu yaşam katılımcıyı, okulda, tv’de gösterilmeyen daha esasa ilişkin bilgelikle donatır, dünyaya başka bir perspektiften bakmayı kafanıza kakan bir inisiasyon görevi görür. Normal toplumsal yaşamın kati duvarlarının göreliliğini öğrenir, içinde yaşadığınız toplumu kendinizle birlikte değiştirir, dönüştürürsünüz. Buna karşılık yaşadığımız çağın en büyük sorunu olan “gerçek ile sahte” sorunu Rock’n Coke ile tekrar karşımızdadır. Gündelik hayat pratiklerinden çoğunlukla farksız olan Rock’n Coke ise tam aksine şunu söylemektedir. “Kaçacak yer yok!”

Kültürel pratiklerden ekonomi-politik değerlendirmelere hiç giremedim. Sahne önü bileti, VIP, çalışan ve katılımcı hepsi ayrılmıştır. Herkes her zaman olduğu gibi burada da haddini bilmelidir. Barışmış, özgürlükmüş bunlar LAF! Eğlence istiyorsun, al sana haddince eğlence! Starlar senin için ulaşılamazdır. O sebeple sahnedekileri ancak bariyerlerin arkasından 20 metre uzaktan seyredebilirsin! Haa ama parasını verirsen 10 metreye de düşebilir. Reklamlarımızı kafanıza pompaladık. O kadar salaksınız ki bunun için üstüne para bile veriyorsunuz. Haa, ama unutma, zirvede hala bir kişiye daha yer var. Belki o sen olabilirsin… Wuu hahaha! Hadi şimdi evlerinize dağılın!

Başta İstanbul sonra Türkiye’li şunu sormalı; “neden bu yıl başka hiç bir organizasyon yapılmadı?” ya da bu yazıyla etkinliğin katılımcılarına pesimist bir tablo sunduysam şunu da eklemeliyim. Biliyorum ki birçok etkinliğin olduğu yıllarda zaten kimse Rock’n Coke’a gitmiyordu. Bu yılki Rock’n Coke çaresizliğimizin de resmidir. Yine de gelecek hafta İzmir – Rock-A‘dan bildirmek üzere… Muhabbetle…

Gece fotoğrafları için Deniz Ay’a teşekkürler.. ;)

Reklamlar
Bu yazı Festivall, Yeşil Politika içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s