Doors 2.15® @ my joint


Poiesis tanquam doctrinum somnium: Şiir felsefesi bir doktrinin düşü gibidir.

Varoluşun nedenleri konusunda henüz doğal hale çok yakın bir halkın efsanevi fantezileri bile, daha sonraları sistematik biçimde olgunlaşacak ve kategoriler halinde gelişecek fikri tohum halinde içerir.

–Francis Bacon

*****

Üniversite yaşamı denen bohemian yıllarda, yine bir gün tavanda bulutları seyrederken, Bill Gates’in uzun soluklu planını kavrayıverdim. Hemen ardından yüzümde beliren hain, sinsi gülümsememle kendisine  attığım e-maillere, ettiğim telefonlara, belki görür diye sıklıkla chat odalarında, bloglarda kendisine küfür bile etmeme rağmen bir yanıt alamayınca, artık ona şantaj yapmaktan vazgeçip, bildiklerimi Yeşil Gazete aracılığıyla sizlerle paylaşmaya karar verdim.

İlk on yaşımın meyal yılları, teknoloji tarihimizin Commodore veya Amiga kafalarına denk düşer. O yıllarda bilgisayarın ileride çok işe yarayacağı söylenirken buna hiç inanasım gelmezdi. Klavyeyle yazı yazmaya çalışanları gördükçe kalemle yazmaktan çok daha alengirli bir iş yaptıklarını düşünür, veya bir işlem yapılacaksa; önce onu çözecek olan programı yazma zorunluluğuna, “simple-pratik hesap makinesi varken – ne anlamı kaldı ki?” derdim. Her şemal için spesifik bir tuş atanmış olan klavyeyi aptal icadı olarak görürdüm. Zaten matbaaya da gıcık olurum. Örneğin; William Blake, şiirlerini resimlerle süslüyordu. (bir örnek) Hadi gel de bu adamı matbaaya koy, klavyeyle yaz. Yaptılar gerçi. Adam da unutuldu zaten. Neyse dağılmayalım.   …   Hala hatırlarım da; şu ctrl tuşunu duyan her arkadaşım, bilgisayar denen medeniyyetten üç vakit ölçeğinde soğumuştur. Artık hangisini dersen oradan ilk dönüşünde ise, onu tab, shift ve insert sorunu beklemektedir. En üstte tüm heybetiyle duran F1 F2 F3… foksiyon tuşlarının işlevini sormaktan çekinirdik. Bir de şu her komutun eksiksiz olması gerekliliği yok muydu? Bir virgül, bir nokta… Şimdiki Google gibi “bunu mu demek istiyorsun?” diye soramazdı makine? Aptal bir tarafı vardı. Nedir bu şimdiki hal? Face’e kamp kurmuş ne düşündüğümüzü anlama derdinde. Efenm, eskiden bunlarla da kalmıyordu ki! Bir çıktı alabilmek için yazıcının sorunsuz çalışabilmesi muazzam bir sürpriz olduğu gibi, uzun uğraşılarla tüm sorunların çözüldüğüne kanaat getirmişken “aaa bozuk çıktı” demek an meselesiydi. Bu durum da hiç şaşırtıcı değildi.

Bilgisayarın akının bokundan fazlasına geldiği o zamanlarda, Bill Gates ismindeki gerçek mi, cin mi bilinmeyen adamla acayip bir şey oluverdi. Windows işletim sistemi çıktı ve mouse diye bir şey icat oldu. Şu mouse denen pıtırcık o on yılın icadıdır belki de. Artık pencelerimiz vardı ve pencerelerden pencere beğeniyorduk. Pencereler gittikçe şekillendi. Temalarla şelalelerle süslendi, akıcı efektler, otomatik tanımalar, çeşitli türde bellekler derken, Windows 95’den 98, Xp, Vista ve 7’ye varıverdık. Şindi bir de 2010 olsa gerek ve hatta 2012 çıkmak üzereymiş ama bendeniz henüz onlara yetişmiş değilim. Yine de yetişmek zorundayım. Zorundayız. Çünkü arkamızda virüsler var. Onlar, şu anda işletim sistemi 98 ve 2000 olanları ham yapıyorlar. Zaten 95 işletim sistemine sahip bir bilgisayarın internete bağlı olarak şu an hayatta kalması imkansız. Zamane işletim sistemini çalıştırabilecek bilgisayar ise o yıllardan kalmış olamaz. Demek ki bu tencere kapak hikayesinde her tüketiciye ancak teknoloji kiracısı rolü düşüyor. Zamaneye ayak uyduramayan bilgisayarlar virüsler tarafından yeniliyor, yutuluyor. Aaaa masala benzedi. Ama nedense bize masalda av olma rolü düşmüş. Böyle olacağını bilseydik o masallara da tatlı demezdik. “Masallar mı suçlu?” “Dünyayı bok götürüyor Selim, masallar mı masum olacaktı?” A-ha farkettim. Virüs dediklerimiz de aslında pac-manlermiş..

Dallandırıp budaklandırmadan, döndürüp dolandırmadan, sarıp sarmalayıp pırpır da pırpır, pırpır da pırpır uçurmadan, ladies en centilmıınn…

Bayanlar baylar size “Doors 2.15®”’i sunuyorum. Pencere devrine son, artık kapılar var. Windows out, Doors in!

Artık monitörünüzü seyretmeyi bırakın, buyrun içeri dolaşın. Kapılara dokunun şeffaflaşsın, girmeden içeriyi görün, kavrayın, isterseniz tek dokunmayla, isterseniz çift dokunmayla sonuna kadar açılsın. Kapının eşiği sizin etrafınızdan dolansın.  Artık en uzağınız, bir adım ötenizde -ki o adımı da atmanıza teknik yönden gerek yok. Yazılımcılar o kadar zevk sahibi ki temaları, anektodları gördükçe “ayy ne kadar tatlı”, “aaa bunu da mı yapmışlar!” nidalarınızı şimdiden duyar gibilermişmiş.

Sanal dünyayı seyretmeye artık son! Bundan sonra içeridesiniz.  Doors’un size sunduğu olanakları tadın. Get relax and enjoy…

Sosyal paylaşım sitelerindeki arkadaşlarınız artık ekranınızda değil.   …. -Bak ileride görmüyor musun? Denizde sörf yapıyor, haha. Okyanusta sörf yapma (surfinocean) temasını kullanmış. Sen de 2. Dünya savaşı teması kullanmışsın. Aynaya bakarsan kim olduğunu da görebilirsin. Hanimiş ayna? Ta-ta, işte burda! Tabi aynanın ayarları sana kalmış. İstersen olduğun şeyi gösterebilir. İstersen tam tersini. Contrast ayarlarıyla oynayıp bright edip, Adana’da pide yiyebilirsin. Herşey mümkün! Her ne kadar, senin teman ile onun temasının bağlandığı yerler biraz bozuk olsa da ileri modellerde bu sorunlar aşılacak. Yine de çok çılgın değil mi?

Örneğin ben data havuzumu, tavan arası temasında seçmeyi tercih ediyorum. Böylesi çok nostaljik. Makinenin performans ayarını düşük tutup, arşivimi düzenlerken sıklıkla kendim çalışıyorum ama hoşuma gidiyor. Dosyaları kutulara yerleştiriyorum, üst üste koyuyorum, ittiriyorum, terliyorum. Hem de ne terliyorum. Bir yazılımcı tsunami diye bir terleme efekti çıkarmış. Terim 10 metre.

Yaav, zaten istediğin temayı kendin de yapabiliyorsun. Bir resim çizip ya da hazır bir resmi alıp “Quick 3D” programıyla üç boyutlu hale getirip temanı oluşturabilirsin. Eklentilerle istediğin biçime dönüştürüp, örneğin programına kişi atayabilirsin. Böylece misal, bulutların üstünde Bach dinlerken, arkadaşınız geldiğinde uçak sesi çıkararak kapınızı çalabilir ve aynı zamanda size kaz kafalı görünebilir. Sanal alem zaten tema dolu.. Dünyada yapılmış bütün resimler ve fotoğraflar canlandı! Haberiniz yok mu?

Üstelik inanabiliyor musunuz, aslında bildik tüm bilgisayar programları bu teknolojiye geçmek üzere hazırlanıyormuş –da bize hiç haber vermemişler. Cık cık cık. Mesela Photoshop gerçek bir fotoğrafçı dükkanı biçiminde yapılandırılmış. Biçimlendirmek istediğiniz fotoğrafta size yardımcı arkadaş (dükkan sahibi) belirlemişler ve bu istediğiniz kişi olabiliyor. Tabi dükkanın ayarlarıyla oynamak da size kalmış, ben çoğunlukla random yapıyorum. Her seferinde bir başka dükkan ve dükkancı. İsterseniz Ara Güler gelir, isterseniz bir başkası.  Üstelik Ara Güler’i getirmek, her seferinde ona kredi kazandırdığı gibi, Ara Güler de bonuslarını Tema’ya bağışlarmış. Aman ne güzel.

….

O-u.. İçimden bir ses gerçek-kurgu ayarlarının kısa devre verdiğini ve bu yazının kelime haznesinin de çoktan şiştiğini söylüyor. Oysa daha neler neler vardı. Örneğin Jim Morrison meselesine bile giremedik. Doors-Gates mücadelesi, bu mücadelenin telif yasası hikayesi, magazinel boyutları ve bunların ekonomi-politik uzantılarına da gelemedik. Bu belgelerin niçin saklandığı, alınacak dersler, ekoloji, matrix…  …Başlık da bi acayip olmuş. –Latince mi o? Şşş konuşmuyorsun, yazıyorsun.

Doors 2.15® -Merak etmiyor musun?

Bu bağlamdaki eski yazı; Süperiletken @ my joint

Bu yazı 02 Haziran 2011 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır.

Reklamlar
Bu yazı Meseller, Yeşil Politika içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s