Homeros ve Vergilius’ta Duvarlar – Bir Mitos Analizi




Giriş

İlyada’da Duvarlar

Odysseus’un Duvarları

Aeneas’ın Duvarları

Yapısal Analiz

Sonuçlar

Notlar

Kaynaklar













Giriş



“Huizinga’ya göre bilim ve felsefe “bilmece çözme” yarışmalarından çıkmıştır (Oskay 2000:148). Bilginin bu ilksel biçimlerine emik yönden bakmak istersek, günümüzdeki bilim, sanat, kültür gibi kategorileri birleştirip, her bilginin edebi bir biçim kazandığı, her bilginin, hem eğitim-ahlak, hem hukuk gibi işlevleride yüklenmiş olmasını göz önünde bulundurmalıyız. Kendi zamanında bilmece özelliği taşıyan bilgileri değerlendirirken, antropolog, bu bilmecelerin ne anlama geldiğini keşfedebilmesi için bu bilmeceleri çözme yükümlülüğü de taşımak durumunda kalabilir. Bu çalışmada Antik Yunanın kutsal olarak niteleyebileceğimiz Homeros’ın söylenleri olan İlyada, Odysseia ve Vergilius’in Aeneis Destanı aracılığıyla “duvarlar” hakkında bir analizde bulunacağız. Levi-Strauss’a göre “Söylenler bize dünyanın düzeni, gerçeğin niteliği, insanın kökeni ya da yazgısı konusunda bilgi verebilecek hiçbir şey söylemezler. Doğaötesel hiçbir destek bekleyemeyiz onlardan: tükenmiş düşüngülerin yardımına koşmayacaklardır. Buna karşılık, söylenler geldikleri toplumlar konusunda çok şey öğretirler bize; işleyişlerinin iç nedenlerini ortaya çıkarmamıza yardım eder, inançların, törelerin, ilk bakışta anlaşılmaz görünen kurumların varlık nedenini aydınlatır, özellikle de insan düşüncesinin kimi etkinlik biçimlerini belirlememizi sağlarlar. Bu etkinlik biçimleri yüz yıllar boyunca öylesine değişmez kalmış, öylesine uçsuz bucaksız uzamlara yayılmıştır ki onları düşüncenin temel biçimleri sayabilir, etkinlik gösterebileceklerini usumuza bile getirmediğimiz yerlerde, başka toplumlarda ve düşünsel yaşamın başka alanlarında yeniden bulmaya çalışabiliriz (akt. Yücel 2005:95).







İlyada’da Duvarlar



Azra Erhat’a göre; Homeros, “savaş sonrası Anadolu’da egemenliği ele geçirmiş Yunanistanlılara anlatıyordu destanını (Erhat-Kadir 2005:17/2).” Buna karşılık, yine Erhat’a göre Anadolu’lu Homeros, “Dinleyicilerin ulusal onurunu alabildiğine okşamakla birlikte, … Anadolu toprağını övmek, Troyalıların Akhalardan çok daha insan, çok daha uygar olduklarını belirtmekte hiçbir fırsatı kaçırmaz (Erhat 2005:28).” Hem bir şair, hem bir bilim insanı, hem hukukçu, hem bir öğretmen olan Homeros’un, hangi tarafı tuttuğunu basit bir biçimde belirleyebilmemiz metne göre olanaksızdır. Anlattığı destandan bir takım sonuçlar çıkarmaya çalışıyoruz.



Destana göre Troya şehrinin duvarlarını İlyon’un oğlu, Priamus’ın babası, Laomedon’a yardım için, Zeus’un buyruğuyla, Poseidon ve Phoibos Apollon, bir yıllığına belli bir karşılıkla kiralanarak inşa etmişlerdir. Destanda karşı karşıya gelen Phoibos Apollon’a, Poseidon şöyle seslenmektedir.



Bir surla çevirdim ben Troyalıların kentini,

geniş, çok güzel bir surdu bu,

kent bir türlü ele geçmez olmuştu,

sense, çok kıvrımlı İda’nın ormanlık yarlarında

paytak paytak yürüyen, boynuzlu sığırlarını güdüyordun

(İlyada, XXI. 446-9).”



Buradan anlayacağımız her ne kadar bu duvarları Apollon ve Poseidon birlikte görev edinmiş olsalarda, duvarları yani Troya şehrinin surlarını Poseidon tek başına inşa etmiştir. Bununla birlikte Poseidon duvarlarla ilgili olarak daha öncesinde bir başka yerde daha karşımıza çıkmaktadır. VII. Bölümde Akhalar deniz kıyısında hem kendilerini, hem gemilerini korumak için bir duvar yaparlar. Önüne bir hendek koyup, kazıklar çakarlar kenarlarına. Akhalar bununla uğraşırken, tanrılar Zeus’un çevresine oturmuş, bu büyük yapıya bakarken, bu durumdan, yeri titreten Poseidon rahatsız olur ve şunları söyler:



Zeus baba, şu uçsuz bucaksız dünyada,

niyetini ölümsüzlere açan bir ölümlü var mı?

Gür saçlı Akhalar, bak şimdi de,

bir duvar çektiler korumak için gemilerini.

Bir hendek açtılar çevresine.

Tanrılara değerli kurbanlar kesmediler.

Güneşin yayıldığı yere dek uzanacak bu duvarın ünü,

yiğit Laomedon için yapılan duvar unutulacak,

Phoibos Apollon’la ne alınteri dökmüştük ona

(İlyada, VII. 443-54).”



Poseidon her ne kadar Zeus’a duvarı yapmada Apollon’un hiç yardım etmemiş olduğunu ispiyonlamasa da başka bir duvar yapılmasından niçin rahatsız olmuştur? Bu şekilde karşı çıkan Poseidon’a Zeus köpürerek şöyle karşılık verir.



Yeri titreten güçlü tanrı, ne dersin böyle?

Belki başka tanrı korkar bundan,

elleriyle, gücüyle senden aşağı bir tanrı.

Senin ünün güneşin yayıldığı yere dek uzanır,

gür saçlı Akhalar dönünce sevgili baba toprağına,

duvarlarını yıkar, dökersin istersen denize,

yaygın kıyıyı örtersin kumla,

Akhaların büyük duvarı elinde yok olur

(İlyada, VII. 455-63).”



Akhalar, duvarı tamamladıktan sonrasını Homeros anlatmaya devam eder.



Böyle konuşurken, gün battı.

Tamam oldu Akhaların yapıtı.

Barakalar boyunca sığırlar kesip yemek yediler.

Şarap taşıyan bir hayli gemi geldi Lemnos’tan,

şarabı İason oğlu Euenos gönderiyordu.

Erlerin güdücüsü İason’dan Hysipyle doğurmuştu onu.

İason oğlu, Agamemnon’la Menelaos’a işte,

şarap gönderiyordu tam bin ölçü.

Gür saçlı Akhalar aldılar şarabı,

yerine kimi tunç verdi, kimi parlak demir,

kimi deri, kimi canlı sığır, kimi köle.

Görülmeye değer bir şölen yaptılar,

yediler içtiler bütün gece

(İlyada, VII. 464-76).”



Duvarların işlevini şu ana kadar kendilerini ve gemilerini korumak olarak görmekteyiz. Fakat bu duvarların bir işlevi daha vardır. Homeros kimi zaman tekrarlarda bulunurken XII. Bölümde Akhaların yapmış olduğu duvarın önünde çarpışma sürerken konu duvarlara geldiğinde, bu duvarlar mevzusunda şunları söylemektedir.



Ne Danaoların hendeği durduracaktı düşmanı,

ne hendek önündeki geniş duvar.

O duvarı tezgiden gemiler için yapmışlardı.

Bir de hendek kazmışlardı önüne.

Ama tanrılara ünlü kurbanlar kesmemişlerdi.

Gemilerini, bol doyumluğu korusun diye yapmışlardı o duvarı.

Ama ölümsüz tanrılar bunu uygun bulmamışlardı.

Bu yüzden dayanamayacaktı uzun zaman (İlyada, XII. 3-9).”



Duvarlar kendilerini, gemilerini koruduğu kadar aynı zamanda “bol doyumluğu” da korumaktadır. Duvarlar içinde yenilmekte, içilmekte, şölenler yapılmaktadır. Tanrılar bu bol doyumluktan kendilerine sunum yapılmadığında içerlemektedirler. Bu durum aslında bir potlatch’ın izini taşımaktadır. Bol doyumluktan tanrılara sunum yapıldığında, bereket dolaşıma çıkmaktadır. Bu sunum yapılmadığında, Poseidon değil de halk hatta komşu halklar bu bereketten yararlanamadığı için içerlemektedir. Arkeolog Prof. Dr. Manfred Korfmann, basın mensuplarına Truva’yı gezdirirken şunları açıklamaktadır. “Truva’da MÖ 1600 yılında beyin ameliyatının yapıldığını tespit ettik. İncelediğimiz bir kafatasında, tahminimize göre 30-35 yaşlarındaki bir erkeğe beyin ameliyatı yapılmış. Ancak, bu kişinin ameliyat sırasında ölüp ölmediğini bilmiyoruz. MÖ 1600 yılında beyin ameliyatının yapılıyor olması dikkat çekici. Ayrıca incelemelerimiz sonucu Truva’da yaşayanların en çok diş hastalığına yakalandıklarını tespit ettik.”1 Troya’nın, zamanına göre çok gelişmiş bir uygarlık olduğunu gösteren bu açıklama, diş hastalıkları yönünden verdiği bilgi ile de çarpıcı bir anlam taşımaktadır. Diş hastalıklarının yoğunluğunu “bol doyumluğun” bir verisi yani bolluk ve bereketin bir göstergesi olarak kabul etmek mümkündür.



Öte yandan deniz-su tanrısı Poseidon hangi simgeyi ya da simgeleri üstlenmektedir. Bu konuda Azra Erhat hazırladığı mitoloji sözlüğünde, Poseidon için “Olymposlu tanrılar arasında denizi simgeleyen ve denizin mutlak hakimi sayılan Poseidon diye anılır; Poti-dan’dan türeme bu ad başka Hint-Avrupa dillerindeki biçimiyle karşılaştırılacak olursa, ”denizin efendisi” anlamına gelir(Erhat 2007: 251).” demektedir. Yine bir diğer Mitoloji sözlüğü yazarı Derman Bayladı, Poseidon için “denizler hakanı” dedikten sonra ekler. “Poseidon güçlü, o ölçüde de hırslı bir tanrıdır. Zeus’a bile kafa tuttuğu olur (Bayladı 2005:429).” Bu bahsedilen simgelerin haklılığı ortadadır. Poseidon deniz ve hırs ile ilişkilendirilebilmektedir. Fakat konuyu biraz daha derinleştirebiliriz. Nietzche’nin, Yunan sanatı, edebiyatı ve dini hakkında yetkinliğinin güvenilirliği belirleyici olabilir. Foucault, filolog Nietzche için “- bu alanda da çok bilgeydi, konuya ilişkin çok şey biliyordu, çok güzel kitaplar yazıyordu – (Foucault 2006:426)” demektedir. Joseph Campbell da Nietzche’nin yunan mitolojisini ilk anlayan kişi olarak övmektedir (Campbell 2003:135). Nietzche’ye göre deniz; kibirdir. Bunu, bir eserinde ozanlar için yazdığı kısımdan çıkarsamak mümkündür. Şöyle söylemektedir.





Kibri bile onlar (ozanlar) denizden öğrenmişlerdir: deniz tavuslar tavusu değil midir?

….

….

….

gerçek, onların ruhu tavuslar tavusudur, ve bir kibir denizidir!

(Nietzche 1999:107)”



Homeros, Shakespeare, Nietzche gibi şairlerin kullandığı bu tarih kadar eski sözcük yani kibir, bizim bilimsel literatürümüzde iki sözcükle kıyaslanabilir. Birincisi bir kişinin kibrine işaret eden egosantrisizm, diğeri bir kültürün kibrini niteleyen etnosantrisizm. Poseidon’u kibirin tanrısı ya da kibirin ta kendisi olarak ele alırsak şunlar ortaya çıkar. Troya duvarlarını büyük bir kibirle inşa etmiştir. (Troya’nın duvarlarını Poseidon tek başına inşa etmiştir.) Hatta Apollon ve Poseidon’un birlikte inşa etmesi beklenirken yani Poseidon’un kibiri, kuvveti ve kudreti yanında, dokuz Mouse’ların yani tüm sanatsal etkinlikleri düzenleyen esin perilerinin tanrısı olan Apollon’un da bu inşada yer alması beklenirken, o, bu inşaata karışmamıştır. Troyanın duvarları mühendislikten, mimariden, estetikten nasibini almamış, yalnızca aşırı sağlam, yüksek emek gerektiren bir yapıdadır. Böylelikle etnosantrisizmin izlerine Troya’da rastlamak mümkündür. Bununla birlikte antropoloji bize zaten çoğunluklu kültürlerin kendilerini üst görme eğiliminde olduğu bilgisini vermektedir. Örneğin, Hollandalıların, Buşman ismini verdiği Zhu/twasi kabilesi kendi dillerinde “gerçek insan” anlamına gelmektedir. Aynı durum eskimolar içinde geçerlidir. Kendilerine verdikleri isim yine yüce insan anlamını taşımaktadır.2



Kibiri ve hırsı simgeleyen Poseidon, bir anlamda duvarların da simgesidir. Kibirin duvarlarla bir ilişkisi vardır. Poseidon nerede bir duvar örülecek olsa bir şekilde oradadır. Troyanın duvarlarını kendisi ördüğü gibi, başkasının, misal, Akhaların kendi başlarına duvar örmesinden de rahatsız olmaktadır. Kendi egosuna yedirememektedir. Sonrasında hem Akhaların kendisine sunu yapılmadan örülen duvarlarını, hem de Troya’nın Laomedon’un kendisine söz verdiği sunuyu yerine getirmemesinden dolayı yıkılmasını isteyecek ve bunu elde edecektir.



Poseidon’un duvarlarla ilgisinin yanında, mitostaki bazı karakterlerle de ilgisi vardır. Bunlardan birincisi Odysseus, diğeri Aeneas’tir. Bu karakterleri ortak yapan bunların da duvarlarla ilgisinin olması ve ikisinin de kendi destanlarının olmasıdır.





Odysseus’un Duvarları



Çevik ve yiğit bir savaşçı olan Odysseus’un kendine özgü niteliklerini Erhat şöyle açıklar. ““tanrısal”, “Zeus’un beslediği”, “ulu yürekli” denir, ama bir de “polymetis”, “polymekhanos”, “polytropos”, “polytlas”, “polytlemon” ve “talasphiron”da denir. … bu poly eki, kahramanımızın bir tanrı vergisinden çokça pay aldığını gösterir. Bunlar, düşünme gücü, akıl, çare bulma, düzen kurma, her derde sabırla katlanma, dayanma gücüdür (Erhat/Kadir 2005:16).” Bu niteliklerinin bilincinde olan Odysseus’un da duvarlarla bir ilişkisi vardır. Troya’nın aşılmaz duvarlarını aşan fikir yani tahta at sokarak, “surlarına kundak koyma”3 fikri ona aittir. Böylelikle Poseidon’la savaşı başlayacaktır. Troya’nın, bol doyumluğunu kendine sakladığını, sunu yapmadığını yani bereketi dolaşıma çıkarmadığını, gizlediğini, yirmibirinci bölümden anlıyoruz. Metne göre;



geldi yıllığı ödemenin günü,

yüzsüz Laomedon vermedi karşılığımızı emeğimizin,

meydan okudu bir de utanmadan, bizi kovdu,

dedi, ellerinizi ayaklarınızı bağlayacağım,

dedi, satacağım sizi uzak adalara.

Üstelik kulaklarımızı tunç kılıcıyla kesecekti.

Biz de, yüreğimiz öfke içinde,

döndük gerisin geri,

içerlemiştik sözünü tutmadığına, yıllığı almadığımıza

(İlyada, XXI. 451-8).”



Bu duvarları aşan ve tüm Akhalar olarak Troya’nın ganimetlerine el koydurtmayı başaran Odysseus’un Poseidon’la olan savaşını körükleyen bir başka duvar hikayesi daha vardır. Odysseus, adamlarıyla Poseidon’un oğlu olan Tepegöz’ün (Kyklops) mağarasına yine gizlice girer. Görünen o ki, duvarları bir şekilde aşmada Odysseus kadar başarılısı yoktur. Homeros’dan, Odysseus’un ağzından dinlersek;



Girince bakındık dört bir yanımıza, şaştık kaldık:

kalburlar baktık ağzına dek peynirlerle dolu,

mandıralarda baktık kuzular, oğlaklar tıkabasa,

yaşlarına göre, ayrı ayrı yerlere konmuşlar,

beride körpeler kapatılmış ilk doğanlar,

ötede ortancalar, daha ötede son doğanlar.

Bütün kaplar, süt sağılan kovalar, kavatalar,

sütten, ayrandan ha taştı ha taşacaklar.

Girer girmez içeri biz, başladı yoldaşlarım yalvarmaya,

alalım, dediler, peynirleri, oğlakları, kuzuları,

boşaltalım mandıraları, hızlı gemilerimize gidelim bi koşu,

durmayalım, binelim açılalım tuzlu engine.

Ben razı olmadım, ne kafa, razı olaydım keşke!

İstedim, göreyim ilk önce onu, bakalım dedim,

ne armağanlar verecek konuklarına,

nerden bileyim az sonra bela olacağını bizim yoldaşlara!

(Odysseia, IX. 224-30)”



Poseidon’un bir dev olan oğlu Tepegöz’ün bol doyumluğu böyle anlatılmaktadır. Odysseus, yoldaşlarıyla birlikte bu bol doyumluktan karınlarını doyururken Tepegöz gelir, içeri girer ve;



Sonra kaldırdı kocaman bir kayayı,

dikti onu mağaranın ağzına, kapattı ağzı,

öyle kocamandı, öyle kocamandı ki bu kaya,

onu yirmi iki araba bile kıpırdatamazdı,

hem de sağlam yapılı, yüksek ve dört tekerlekli.

Aşılmaz bir engelle işte böyle kapattı mağarayı o

(Odysseia, IX. 239-44).”



Bu kez içeriden dışarıya çıkmanın olanaksız ya da aşılmaz olduğu duvarlar arasında buluruz Odysseus’u. Hergün iki yoldaşıyla kahvaltısını yapan Tepegöz’ü, Odysseus, yoldaşlarıyla el ele verip tek olan gözünü kör edecek, dev kayayı ise Tepegöz kendisi açacak ve kim çıkacak olursa böylelikle yakalamayı amaçlayacaktı. Yoldaşları ve Odysseus ise kendilerini koyunlara bağlayacak ve kaçacak, üstelik yanlarında bir çok koyun alacaktı. Gemilerine bindikten sonra ise Odysseus, Tepegöz’e şöyle seslenir;



-Gördün mü, hey Tepegöz, kısmet değilmiş bak sana

güçsüz bir adamın dostlarını yemek, zorla, kıtır kıtır.

Bize ettiklerinin karşılığını bol bol al işte,

çekinmedin kendi evinde konuklarını yemekten, alçak seni,

sana Zeus’un ve öbür tanrıların verdiği bir ceza bu!-

(Odysseia, IX. 475-9)”



Yirmi yıl denizlerde sabır çeken, bu sürede dışarıdan içeriye aşmış olduğu Troya’nın duvarları ve içeriden dışarıya aşmış olduğu Tepegöz’ün duvarlarına karşılık, kendisini mutlu yuvasının duvarları içine bir türlü atamayacaktır. Homeros’un gözbebeği olan Odysseus’un, duvarlarla bir alıp veremediği vardır. Bu şekilde ganimetlere ve berekete göz diken bir zorba gibi görünen Odysseus, esasında tüm bu süreç yaşanırken kendi sarayında bir çok konuğa bereket dağıtmaktadır. Karısı Penelopia’ya talip olan! bu konuklar, misafir oluşlarının dördüncü yılında Odysseus’un oğlu Telemakhos’a şunları söyletmektedir;



Evimde nem var nem yok tükenecek nerdeyse,

yok olacak yiyeceklerimin tümü.

Anamın aklında hiç evlenmek yokken,

bir sürü isteyen sardı çevresini onun,

burdaki en soylu kişilerin sevgili oğulları bunlar.

Çekinirler dedem İkarios’un evine gitmekten,

gidip konuşsalar onunla, işi bitirseler ya;

o da kızına bir çeyiz hazırlardı elbet,

anam kimden hoşlanırsa ona verirdim anamı.

Oysa gelip sermişler postu bizim eve,

keserler sığırlarımı, koyunlarımı, semiz keçilerimi,

yer içer, şölen yaparlar gece gündüz,

tüketirler kızıl şarabımı boş yere,

yok oldu gitti bir sürü ötem berim,

(Odysseia, II. 47-58)”



Yirmi yılda katlanarak artan bu karısına talip olan-olmayan misafirler, Odysseus’un erdemlerinden nasiplenmiş karısı ve oğlunun konukseverliğini sömürmektedir. Süreç durumu zorbalığa dönüştürecek, tamamen katlanılmaz hale geldiğinde ise Odysseus, kendi yuvasına, kalesine, bu kez “kendini” gizlice sokacak, kapıları içerden kilitleyecek ve kapalı duvarlar içinde karısına musallat olan tüm talipleri öldürecektir. Taliplerin aileleri gelip öç almak istediğinde ise Odysseus onlardan bir kaçını daha öldürecek hatta görünen o ki tamamını öldürecekken, Athena; buyruğuyla herkese silahlarını bıraktıracak ve ölümsüz barışı sağlatacaktı. Zeus ise bu durumu şöyle anlatıyordu.



Tanrısal Odysseus taliplerinden öç aldı madem,

ant içip barışsınlar, kralları kalsın o da,

biz de unutturalım onlara oğullarının, kardeşlerinin ölümünü,

dostlukla bağlansınlar birbirlerine eskisi gibi,

barış yaysın ülkeye bolluğu ve mutluluğu

(Odysseia, XXIV. 482-486).”



Tepegöz’e, kendi evinde konuklarını yemenin alçaklık olduğundan dem vuran Odysseus, Tepegöz gibi mi davranmıştır? Bolluğu ve bereketi say say bitmeyen buna karşılık bir sofra dahi kurmayan Tepegöz yani Poseidon oğlu yani kibirin ta kendisi ile konuklara -hem de Odysseus’un karısı Penelopia’ya göz koymuş olan konuklara- yirmi yıl sofra kuran İthake krallığı arasında elbette derin bir fark vardır. Odysseus, duvarlarla yani bereketi saklamak ya da bereketin dolaşıma çıkmaması ile savaşmaktadır. Yunan mitosunda duvarlar, canlarını, mallarını korumaya yaramaktadır bununla birlikte anlaşılan Homeros’ta; duvarlar bol doyumluğuda korumaya başladığında, bu kötüye işaret sayılmakta pek hoş karşılanmamaktadır. Efsanede, Poseidon’la olan savaşı Odysseus, uzun yıllar sürse de ezici bir üstünlükle kazanmıştır. Bu efsane, bu haliyle Yunan mitosunda, tanrılarla savaşmanın ve bu savaşların eğer yeterince erdemle yüklenilirse kazanılabileceğini işaret eden, Homeros’un laik yanına bir gönderme özelliği taşımaktadır.



Aeneas’ın4 Duvarları



Poseidon’un büyük kin beslediği Odysseus’a karşılık, duvarlarla ilişkili diğer mitos kahramanı Aeneas’ı bulmaktayız. Laomedon’un sunu ödevini yerine getirmemesi nedeniyle Troya’nın cezalandırılmasını isteyen Poseidon, yine Tros soyundan gelen ancak Laomedon’un değilde Ankhises’in oğlu olan Aineias’ı kollamaktadır. Hatta savaş sırasında Akhilleuss ile karşılaşmak isteyen Aieneias, tam karşı karşıya geldikleri sırada Poseidon ölümsüz tanrılara, Aineias için şöyle seslenir.



Hem neden acılar çeksin bu suçsuz adam,

başkalarının derdi yüzünden boşu boşuna,

armağanlarıyla gönlünü hoş ederdi o

engin göklerde oturan tanrıların.

Haydi onu biz kurtaralım bari ölümden.

Akhilleus öldürürse bu adamı öfkelenir Kronosoğlu bile,

kaderi kurtulmaktır Aineias’ın,

tohum ekmeden, iz bırakmadan ölmemeli,

yok olmamalı Dardanos soyu,

ölümlü kadınların verdiği çocuklar arasında

Kronosoğlu Dardanos’u severdi en çok.

İğreniyordu artık Priamos’un soyundan,

güçlü Aineias kral olacak Troyalılara,

kral olacak çocuklarının çocukları

(İlyada, XXI. 296-308).”



Sonrasında Poseidon, Akhilleus’un gözlerine bir kara bulut döker, Aineias’ı kaldırır, yiğitleri, atları aşırtır ve savaş alanının sonuna bırakır. Aineias’a, Akhilleus ile karşılaşmamasını salık verir. İlyada’nın V. bölüm 310-320. satırlarında da Aphrodite, oğlu Aeneas’ı, Apollon ile birlikte, Diomedes’in elinden benzer biçimde kurtarmıştı. Aineias hakkında Homeros’tan bildiklerimiz bu kadar. Buradan sonrasını Vergilius anlatıyor. Buna karşılık Vergilius Homeros’tan yaklaşık bin yıl sonra Aeneas destanını yazıyor. Bununla birlikte bizzat Poseidon’un ağzından duyduğumuz Aeneas’ın kral olacağı kehaneti-bilgisi şaşırtıcıdır. Vergilius’un bu şaşırtıcı kehanetten esinlenerek Roma soyunu Troya’ya bağladığı tartışılabilir. Çevirmen Türkan Uzel dipnotunda; “Vergilius, Aeneas’ın kurtulmasını Roma’nın kuruluş amacına bağlıyor (Aeneis, 1998:430).” demektedir. Roma dini M.Ö. 509’da Roma’yı yöneten Tarquinlerin sürülmesiyle Helenleşmeye başlamıştı (Campbell 2003:286). Vergilius’la birlikte hepten Troya soyundan gelmektedir öyle ki Vergilius çoğu Roma soyunu destanda Troya’ya bağlamaktadır. İulius, Memmius, Cluentius, Sergius gibi Roma soylularının atalarının Troyalı Mnestheus, Cloantus ve Sergestus ailelerinden geldiğini öne sürer. (Aeneis, V. 116-24)



Destan Aeneas’ın aşılmış, yıkılmış olan Troya duvarlarından kaçarak kurtulmaları ile başlamaktadır. Babası, oğlu ve bir kısım Troyalıyla denizlere yelken açan Aeneas’ın tek özlemi tekrar duvarlar inşa edip, bir krallık kurup kuramayacağı üzerinedir. Sıklıkla dile getirdiği bu özlem, Tyrusluların inşaatını gözlerken hepten açığa çıkar. “Surlarını yapanlara ne mutlu! (Aeneis, I. 438)” Hayalini gördüğü Hector ise Aeneas’a şöyle müjde vermektedir.



““Sana emanet ediyor Troia kutsal eşyayı,

Ocak Tanrılarını, kader yoldaşı olarak

al onları yanına! O büyük surları ara

kutsal eşyalar için; denizleri dolaşarak

surlarını kuracaksın sonunda!” Böyle dedi,

(Aeneis, II. 294-98)”



Destan kahramanının Homeros’a nazaran çok daha canlı ve sık bir biçimde iletişim kurduğu tanrılara hep bir biçimde surları, hisarları, duvarları sormaktadır. Örneğin Apollon’a şöyle seslenir.



Ver bize Tymbra’lı Apollon, kendi yurdumuzu!

Ver bize surlarımızı, yorgun düşmüş bizlere!

Yeni kuşaklar ver, kalıcı bir kent sağla bize!

Koru Troya’nın ikinci Pergama’sını, haşin

Achilles’ten ve Danaolardan kurtulanları!

Kimin ardından gidelim? Nereye gitmemizi

buyurdun? Nerde yerleşelim? Ulu tanrım! Bize

gönder belirtini, nur gibi ak yüreğimize!

(Aeneis, III. 86-90)”



Aeneas kuracağı surların hayalini kurarak o limandan bu limana savrulurken Yunanlıların Strophades dedikleri adalara varırlar. Burada yüzleri genç kız yüzü gibi ancak karınlarından iğrenç pislikler akan, yüzleri açlıktan sapsarı ve tırnakları kanca gibi kuşlar olan Harpyia’lar oturmaktadır.



Sürüklendiğimiz bu limana girer girmez biz,

bir de baktık semiz bir sığır sürüsü yayılmış

ovaya; otlar arasında bekçisiz, çobansız,

bir de keçi sürüsü. Saldırdık oklarımızla,

şölenden pay almaya çağırdık tüm Tanrıları,

ve de İüppiter’i. Sonra bir bükümünde koyun

ottan döşekler yaptık ve nefis bir şölen kurduk.

Ama birden hışım gibi yaylanarak dağlardan,

koptu geldi Harpyia’lar, bittiler karşımızda;

çırptılar kanatlarını, çığlıklar ataraktan,

yağma ettiler yemekleri, bulaştırdılar,

berbat ettiler her şeyi iğrenç bedenleriyle,

pis kokularına karıştı uğursuz sesleri

(Aeneis, III. 219-29).”



Aeneas ve kaderdaşları bunun üzerine tekrar avlanıp, sofra kurarlar ancak yine Harpyia’ların baskınına uğrarlar. Bu kez çarpışmaya karar verirler fakat Harpyia’lara tek bir yara dahi veremezler. Ardından Caleano adındaki kuş bir kayanın üzerine konar ve şöyle içini döker.



Öküzlerimizi öldürüp, boğalarımızı

serdikten sonra yerlere, Laomedon’un soyu,

savaş mı hazırlıyorsunuz bir de, yurtlarından

kovmak mı istiyorsunuz masum Harpyia’ları?

Şunu sokun kafanıza, sözlerimi iyice

anlayın: Her şeye kadir ulu Tanrı İuppiter

Phoebus’a, Phoebus Apollon da bana ne bildirdi,

açayım size ben, en büyük Furia olarak;

yolunuzun amacı İtalya’dır, bu nedenle

çağırmaktasınız yelleri. Ulaşacaksınız

İtalya’ya; varmak için limanlarına, size

izin verilecektir, ama kurt gibi acıkıp

tüm kaplarınızı kemirmeden dişlerinizle

söz verilen kenti çeviremezsiniz surlarla,

bize kıymakla işlediğiniz suçu silmeden!

(Aeneis, III. 245-57)”



Tıpkı Odysseus gibi uzun yıllar Akdeniz’de ordan oraya savrulan Aeneas ve Troya’dan kurtulan diğerleri uzun acılar çekecek, kendilerine düşman olan İuno’nun desteklediği Turnus’u savaşta en son yenecek ve böylelikle Lavinia ile evlenecek, o soydan Alba gibi Remus ve Romulus gibi isimler Latin dünyasının mitosunu oluşturacaktı. İuno ise İuppiter’den artık tek şey isteyebiliyordu. “Öldü artık Troya, izin ver de ölsün adı da! (Aeneis, XII. 828)” Troya tekrar kurulacaktır ancak sadece ismi Troya değil Latium olacaktır.



Yapısal Analiz





Odysseia destanında olağandışı kahraman olarak gördüğümüz Tepegöz isimli devle olan hikaye nasıl Odysseus’un Troya’nın duvarlarını aşıp Troya’yı yerle bir edişinin küçük bir tekrarı ve simgesi gibiyse, Aeneis destanında bereketleri istila edilen, yakılıp yıkılan Troya’nın sürgünleri yine bu destandaki olağan dışı Harpyia’lar tarafından sofraları istila edilip yağmalanmaktadır. Sanki Odysseia’da Tepegöz, Troya krallığı ve bolluğunu gösterirken ve Odysseus hem Troya’nın hem Tepegöz’ün bereketini istila eden fikirlerin yaratıcısıysa, Aeneis destanında, Harpyia’lar, krallıklarına saldıran Agamemnon ordularını gösterir gibidir. Odysseus fikriyle Troya’nın gözünü kör etmiş, Troya’nın bolluğu ise Harpyia’lar tarafından istila edilmiş gibidir.

Bu serüven esnasında gelişen olaylar Odysseus’un ki ile zıt yönden benzerlikler (antipati) taşımaktadır. Odysseus duvarları yıkmıştır. Aeneas duvar yapmaya çalışmaktadır. Odysseus Tepegözü kör etmiş buna karşılık kendi adını taşıyan destanda, III. Bölümde, Aeneas’ta Tepegöz’ü görmüş ama oradan hemen uzaklaşmıştır. Ayrıca Odysseus duvarlar ardındaki bereketi istila etmiş, Aeneas ise hem Agamemnon orduları hem de Harpyia’lar tarafından istilaya uğramıştır. Odysseus’un ülküsü karısına ulaşabilmektir. Aeneas ise yola çıkarken karısını Troya’da unutmuş ve ölmesine neden olmuş, yine ülküsü uğruna sevgilisi Dido’yu terk etmiş ve onun intihar etmesine neden olmuştur. Şöyle bir tablo yapmak mümkündür.





Odysseus

Aeneas

simge

anlam

anlam

simge



Duvar aşar, yıkar.

Tepegözü kör eder.

Poseidon ile savaşır.





Bereketin dolaşımından yanadır.





Birikimden yanadır.

Duvar örmek ister. (Harpyia’lar sofralarına saldırmaktadır.)

Tepegöz’ü es geçer.

Poseidon ile uyumludur.

Karısına ulaşma ülküsü

Aile-Klan yaşamı

Krallık-Emperyal yaşam

Karısı ve sevgilisini terk

Yazım tarihi M.Ö. 850

Yazım tarihi M.Ö. 20-25





Bu destanlar yazım tarihleri açısından yaşanılan tarihlerin mitosunu sergilemektedir. Homeros’da yani Yunan’da erdem ya da ideal, arete’dir. Arete için ise Pirsig (1979) şöyle söylemektedir.



Yani Odysseia’nın kahramanı büyük bir savaşçı, kurnaz bir plancı, hazırcevap bir konuşmacı; fazla yakınmadan, tanrıların takdirine katlanmasını bilen, yürekli biriydi; yelkenli bir tekneyi hem yapabilir hem de kullanabilirdi, sabanı dümdüz sürer, yüksekten atan bir genci disk atmada yener; boksta, güreşte, koşuda Pheacialı gençlere meydan okur; bir öküzü kesip, yüzüp, doğrayıp pişirir, ama bir şarkıyla gözyaşı dökerdi. O, aslında kusursuz bir hayat adamıydı, olağanüstü bir arete‘si vardı.

Arete yaşamın bütünlüğü ve tekliğine karşı bir saygı ve bunun sonucu, uzmanlaşmaya karşı bir hoşnutsuzluk ima eder. O verimliliğe karşı bir küçümseme ima eder -ya da daha yüksek verimlilik ideali; yaşamın salt bir bölümünde değil, yaşamın kendisinde var olan bir verimliliktir yeğlediği (Pirsig 1995:340).”





Pirsig arete için mükemmellik demektedir (Pirsig 1995:340). Eski Yunan’da yani Homeros öğretisinde erdem ya da ideal, mükemmele kişisel olarak ulaşmaktır. İlyada’da Hippolokhosoğlu Glaukos, Tydeusoğlu Diomedes ile karşılaştığında birbirlerine meydan okuyup, soylarını sorduklarında Glaukos uzun uzun soyağacını çıkarır. Babasını anlattıktan sonra babasının öğüdünü açıklar. Babasının öğüdü hep yiğitçe dövüşmek, üstün olmak başkalarından, utandırmamak atalarının soyunu biçimindedir (İlyada, VI. 207-9). Aynı alıntıyı yapan Huizinga “Genç soylu savaşçının hayatı, sürekli olarak erdemli olmaktan ve bulunduğu yüksek mertebenin şerefi için mücedele etmekten ibarettir.” demektedir. Huizinga’ya göre “Destanın önemi, bizzat savaş işlevinin kendinde değil tek tek her savaşçının aristeia‘sındadır (Huizinga 1995:87).” 5



Campbell (1964) ise Roma mitosunu irdelerken şöyle söylemektedir. “Cicero’nun iki görüşü, cennete giden yolun anayurda hizmetten geçtiği ve kendini bilmenin tanrı olmak olduğu, …” Campbell’a göre Cicero’nun bu görüşünü daha sonraları Vergilius ve Ovidius’ta desteklemiştir. (Campbell 2003:391-2) Eski Yunan’dan Roma’ya geçerken erdem ya da ideal, kişisel mükemmellikten, vatana hizmet etmenin önemine dönüşmeye başlamaktadır. Homeros, klan hayatı içinde kusursuz bir hayat adamı olmayı överken; Cicero, Vergilius ve Ovidius daha büyük imparatorluk için varlığını ortaya koymayı övmektedir. Türkçe çevirisinde dindar Aeneas olarak kullanılan sıfat aslında bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Bu sıfatın orijinali pietas Aeneas’tır. Pietas ise “Roma inanışında, tanrılara, vatana, akrabalara ve ebeveynlere sadakat ve saygı ile bağlı olan kişi” anlamına gelmektedir.6



Gezindiğimiz bu etme bulma dünyasında Troya’dan başlayan bereketin ve bolluğun saklanması ya da dolaşıma çıkmaması yahut birikimden yana olmanın tanrılar ya da diğer halklar tarafından nasıl cezalandırıldığını gördük. Tanrılara ya da belirttiğimiz haliyle diğer halklara yapılmayan sunu ödevi ya da potlatch, Laomedon’un soyunu kurutmuş ve bu durum tüm Roma’nın belleklerine kazınmıştır. Aeneas’ın ve sonrasındaki Roma’nın aşması gereken çok büyük bir problem vardır. Hem birikimden yana olup hem de nasıl duvar örülecektir? Bahsettiğimiz haliyle duvarlar canı ve malı korumaktadır. Öte yandan bolluk ve bereketi korumaya başladığında bu kötüye işaret olmaktadır. Aeneas, Troya’dan sağ çıkmışsa bunun sebebi, mitosta, sunu ödevlerini yerine getirmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Roma mitosu eğer bolluk ve bereketi saklarlarsa, duvarlarının mahakkak birgün yıkılacağı bilgisini taşımaktadır. Bu bilgiye emik yönden baktığımızda tanrısal bir bilmece ile karşılaşmaktayız. Bu bilmecenin nasıl çözüldüğünü inceleyelim. Bunlardan birincisi, asylus. Roma mitosunda sığınak anlamına gelen bu sözcük için çevirmen Türkan Uzel dipnotunda şu bilgiyi vermektedir. “Romulus’un Roma’yı kurduktan sonra, nerden gelirse gelsin, her yabancıyı kabul edeceğini bildirdiği özel bölge. Capitolium’un iki tepesinin birleştiği yerde imiş (Aeneis 1998:283).” Görünen o ki Roma, duvarlarını örecek ve bir imparatorluk ülküsü ile hareket edecek buna karşılık kapılarını herkese açık tutacaktır.



İkincisi ise ünlü Roma’nın yolları ya da “her yol Roma’ya çıkar!”. Günümüzde iyiden iyiye deyimleşmiş bu sözcük, Jül Cesar’ın büyük hizmetlerinin sonucu oluşmuştur. Her yere arabayla gidilebilmesini emretmiş ve Roma’dan tüm merkezlere yol inşa edilmiştir. Hatta Julius Caesar7 adlı sinema filminde Cesar ve komutanları atları ile bir yoldan sefere doğru gitmekte, kendilerinin 400-500 m. önünde işçiler onların geçeceği yolu inşa etmektedirler. Fetih sonrası ise aynı yoldan Roma’ya geri döneceklerdir. Bu yollar sayesinde her yer Roma olacaktır. O dönemde eğer bir yol görürseniz bir ucu Roma’ya ulaşıyordur. Duvarlar nasıl birikimin simgesini üstleniyorsa tam tersi olarak yol, potlatch’ı simgelemektedir. Duvarlarını öreceklerdir buna karşılık bolluğu duvarlar arkasına saklamayacaklarını, paylaşacaklarını bu şekilde iddia etmektedirler. Anlaşılan Romulus efsanesi ve Jül Cesar kendi mitoslarındaki bu eski günahı bu şekilde aklamaktadırlar.



Sonuçlar



  1. Mitoslar neresinden tutup çekerseniz farklı sonuçlar elde edilebilecek örüntülü yapıda oldukları açıktır. Bu çalışmada Yunan ve Roma mitosunun duvarlar üzerinden bir analizini yaptık ve Odysseus ile Aeneas’ın zıt özellikler gösterdiğini belirttik. Levi-Strauss “… söylensel söylemin ardında bu söylemin düzenlenişine yön veren, kesintili karşıtlıklardan oluşmuş bir düşünsel düzen bulunduğu …”’ndan bahsetmektedir (Levi-Strauss 2002:172). Belirlediğimiz bu karşıtlık bize olduğu kadar o dönem insanının zihninde de muhakkak yer bulmuş olmalıdır.

  1. Marcel Mauss, Hint mitosunu değerlendirirken “Mahabharata devasa bir potlatch hikayesidir (Mauss 1990:55)” demiştir. Yunan ve Roma mitosunda; Laomedon’un sunu ödevini yerine getirmemesi ile başlayan olaylar üç destanın gelişmesine yön vermektedir. Dahası tüm bu destanlar bolluk ve bereketin paylaşımının ya da paylaşamamanın hikayesidir. Bu haliyle, İlyada, Odysseia ve Aeneis için hem tek başlarına hem de birbirleri ile bağlantılı olarak devasa potlatch hikayeleridir, denilebilir.

  2. İbn-i Haldun’a göre uygarlıklar kurulur, karmaşıklaşır, geriler ve çöker. Aynı şekilde Arnold Toynbee bu yıkımın, proleterya dışında, kenarlarında kalan barbarlar nedeniyle de olabileceğini belirtmiştir.8 Ele aldığımız bu mitoslar birer öğreti olarak da olsa uygarlıkların yükselmekteyken diğer toplumlara kapalı olduğunda (duvar) diğer toplumlarda rahatsızlık (haset) yaratacağı bilgisini taşımaktadır. Potlatch bu dengeyi sağlamaktadır.





Notlar



Bu çalışmada potlaçı “bolluğun bereketin dolaşımı ya da paylaşılması” gibi bir anlamda ele aldık. Yolu ise potlaçın simgesi gibi düşündük. Buna karşılık potlaçın anlamı hakkında literatürde tam bir uzlaşı olduğu söylenemez. Şimdi kısaca potlaç hakkındaki görüşleri ele almakta yarar vardır. Potlaç Kwaikutl kabilesinde kullanılan bir terim olup;



Johan Huizinga’ya göre; büyük ve gösterişli bir seremoni olup, tek amacı iki gruptan birinin diğerine armağanlar vererek ya da daha çarpıcı biçimde varlıkların tahribi yoluyla, onun karşısında üstünlüğünü kanıtlamak, itibar yarıştırmaktır (Huizinga 1995:81).



Jacques Ehrmann’a göre; “potlatch’ta ekonomik ve siyasal bir ethos’un ritüelleştirilmiş bir görünümü vardır ve bir alışveriştir (akt. Oskay 2000:163).”



Lewis Henry Morgan, Ancient Society’sinde; “potlatch’ın topluluktaki servete dayanan farklılaşmaları önleme amacını güttüğü görüşündedir (akt. Oskay 2000:163).”



Philip Drucker; potlatch’ı “toplumda yeni bir statü kazanılırken, savaşta bir ganimete el konulur ve mal edilirken, bir tazminata hak kazanılırken, ya da atalardan kalmakta olan toplumsal bir görev o kişinin yetkisi içinde sayılmak üzere topluluğun bilgisine sunulurken, çeşitli ritüellerin uygulandığı duyurma biçiminde bir alışveriş saymaktadır. Bugün çeşitli Kuzey Pasifik yerlilerinde ticari anlamdaki “verme” anlamına gelen çeşitli karşılıkları ile hâlâ yaşamaktadır. İşlevleri ise duyurma, yasallığa kavuşturma, görev ya da servet üleşiminde görevi ya da payı haklılaştırma; bir çeşit tescil işlemidir. Ekonomik yanı yokmuş gibi gözüken rekabet potlach’larında da amaç soyut bir prestij kazanımı gibidir ama soylardan oluşan kabile topluluğunda bu tür prestijler kimin ne yapacağını ifade eden çeşitli statülerin kazanımının da aracıdır. Bu toplumlarda, belirtelim ki, çağdaş toplumlardaki gibi ilişkiler anonimleşmediği için prestij, statü, hak ve ödevler çakışmaktadır (akt. Oskay 2000:163-4).” demektedir.



Marcel Mauss ise tüm arkaik toplumlarda bir şekilde ortak olan bir olguyu açıklamak için teknik bir terime dönüştürür. Mauss’ta potlaç, Mary Douglas’a göre; “dünyanın her bölgesinde bulunabilecek bir geleneğin Kuzey Amerika’daki uç bir biçimidir. Potlaç; bütüncül bir sistem olarak “verme”nin bir örneğidir (Mauss 1990:viii).”



Morgan’ın, Ehrmann’ın ve Mauss’un bakış açıları bizim bakış açımızla örtüşmektedir. Özellikle alışveriş anlamı bizim “yol”u potlaçın simgesi olarak ele alabileceğimizi gösterir niteliktedir.



















Kaynaklar





BAYLADI, Derman.”Mitoloji Sözlüğü Klasik Mitologyada Tanrılar-Olaylar-Kahramanlar” , Say Yayınları, İstanbul, 2005, 1. Baskı.



Burasıçanakkale.com, “Troya Efsane ve Ötesi”

<http://www.burasicanakkale.com/burasicanakkale/sayfalar/acilansayfa/troya_efsane_ve_otesi.htm



CAMPBELL, Joseph. Batı Mitolojisi – Tanrıların Maskeleri, ( Çev. Kudret Emiroğlu), Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 2003, Üçüncü Baskı



EncyclopediaBritannica.com



ERHAT, Azra.’‘Mitoloji Sözlüğü’‘,Remzi KitabeviYayınları, İstanbul, 2007, 15.Baskı.



ERSOY, Erhan. Ekolojik Antropoloji Ders Notları



FOUCAULT, Michel. Kelimeler ve Şeyler – İnsan Bilimlerinin Bir Arkeolojisi, (Çev. Mehmet Ali Kılıçbay), Ankara, İmge Kitabevi Yayıncılık, 2006, Üçüncü baskı



HOMEROS. İlyada, (Çev. Azra Erhat / A. Kadir), İstanbul, Can Yayınları, 2005, Yirminci baskı



__________. Odysseia, (Çev. Azra Erhat / A. Kadir), İstanbul, Can Yayınları, 2002, Onüçüncü baskı



HUIZINGA, Johan. Homo Ludens – Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme, (Çev. M. A. Kılıçbay), İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1995



LEVİ-STRAUSS, Claude. Yaban Düşünce, (1962) (Çev. Tahsin Yücel), İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2002



MAUSS, Marcel. The Gift – The Form And Reason For Exchange In Archaic Societies, (Ed. W.D. Halls), London, Routledge, 1990



NİETZCHE, Friedrick W. Zerdüşt Böyle Diyordu, (Çev. Osman Derinsu), İstanbul, Varlık Yayınları, 1999, Sekizinci baskı



OSKAY, Ünsal. XIX. Yüzyıldan Günümüze Kitle İletişiminin Kültürel İşlevleri – Kuramsal Bir Yaklaşım, (1982), İstanbul, Der Yayınları, 2000



ÖZBUDUN, Sibel. Sosyal Kültürel Değişme Ders Notları, 2008



PIRSIG, Robert M. Zen Ve Motorsiklet Bakım Sanatı – Değerlerin Sorgulanması, (1974) (Çev. Süha Sertabiboğlu), İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1995, İkinci Baskı



PRUCE, Peter., WARNER, Craig., “Julius Caesar”, Dir. EDEL, Uli., USA, Germany, Italy, Netherlands, 2002



VERGİLİUS. Aeneis, (Çev. Türkan Uzel), Ankara, Öteki Yayınevi, 1998



YÜCEL, Tahsin. Yapısalcılık, İstanbul, Can Yayınları, 2005







2Ersoy, Erhan “Ekolojk Antropoloji ders notları”

3Vergilius, Aeneas destanında Turnus’un ağzından bu deyimi kullanmaktadır. Bkz. Aeneis, IX. 151

4Burada hatırlatmakta yarar var. Yunan’dan Latin’e geçerken mitostaki isimler değişmektedir. Homeros’ta Aineias olarak geçen isim, Vergilius’ta Aeneas olarak kullanılmaktadır. Ayrıca Poseidon, Latin mitosunda Neptunus, Aineias’ın annesi Aphrodite, Venus ‘tur. Yine bunun gibi Hera, İuno ve Zeus, İuppiter’dir. Hangi kaynaktan yararlanıyorsak, o kaynağın verdiği isimleri kullandık.

5 Aristeia: kişisel üstünlük, bireysel değer

7Yapım yılı 2002, yönetmen: Uli Edel

8Özbudun, Sibel “Sosyal kültürel değişme ders notları”



Reklamlar
Bu yazı Academic içinde yayınlandı ve , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to Homeros ve Vergilius’ta Duvarlar – Bir Mitos Analizi

  1. Geri bildirim: Homeros ve Vergilius’ta Duvarlar – Bir Mitos Analizi | Modernwish

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s