Monomitos (tek tanrıcılık) ve Polymitos (çok tanrıcılık)


Polymitos ve monomitos olarak tanımlanan bu dikotominin temelindeki ayrım, tamamen söylenceden/hikayeden ne anladığımızla ilgilidir.

Monomitos’a (tektanrıcılık) göre; “doğruluğun çıktığı yerde söylenceler son bulur.”

Polymitos’a göre (çok tanrıcılık) ise; “doğruluk, söylencelerin bitiş değil çıkış noktasıdır.”

Sorun tam buradadır. Monomitosçulara göre söylenceler/hikayeler değersizdir. İslam ve bilimum tek tanrılı dinlerin söylencelere, dolayısıyla sanat ve edebiyata boş bir uğraşı gibi bakmasının sebebi budur. Bunlar bir kere doğru değildir! Hakkaten öyle değil midir? Şairler ve edebiyatçılar Nietzche’nin derin ifadesiyle, yalancıdan ibaret değil midir?

Polymitosta ise tüm doğrulukla ilgili söylemler birer söylenceden ibarettir. Buna karşılık her söylencenin içinde biraz da doğruluk payı vardır! Çünkü tekrar vurgulamak gerekirse doğruluk, söylencenin bitiş değil çıkış noktasıdır. Her yazar ve şair kendi bilgi birikimi üzerine yenisini inşa ederek işe başlamaktadır. Öyle değil mi?

İşte burada bize bin yıldır kavratılmış olduğu haliyle sanatın konumu kalır. Sanat, neden bilimde/felsefede kendisine yer edinemez?

 

“Bir doğruluğu, öykülemek”

Çok tanrıcılığı, sanat diye tanımlayınca değersizmiş gibi algılarsınız. Ne de olsa sanat “boş bir uğraştır.” “Din” diye tanımlarsanız hiç birşey söylememiş olursunuz. “Bilim” olarak tanımlamak da mümkündür. Fakat bu kez bilime saygısızlık etmiş gibi olursunuz. Çok tanrıcılığa estetik gözle bakmazsanız, her kızılderili bilgeyi ya da şamanı öncelikle “bilmediğini bilen” biri olarak değerlendirmezseniz -ki bunlarda çoğunlukla hayatın ve dünyanın bilinmezliği karşısında bir boyun eğiş vardır.-, zaten yasaklanmış olan çok tanrıcılığı kavrayamazsınız. Dahası İslam’ın içine sızmış olan ve günümüzde de saygı duyulan bilgelerdeki şamanik unsurlar, tam da bir iktidarmış gibi kanun koyan ile bilmediğini şairane bir dille vurgulayan arasındaki ayrımdır. Sırf bilmiyor olduğu ya da son sözü söylememiş olduğu için saygı duymazsanız, zaten din işte orada başlar. Bildiğini iddia edenlere aldanmaktan öteye geçemezsiniz. Buna karşılık tarih bize böyle bir yalancılığın içinde bile bir erdem olduğunu öğretmektedir. Ta ki bu bahsi geçen kişi öldükten sonra başka “dinleyecek-soracak-muhabbet edecek” kişi bakmaktansa, patolojik bir tavırla, dünyadaki yeni söylencelerden yüz çevirmeye dönüşünceye kadar…

Oysaki “doğruluğu öykülemek”, hayatı yaşama sanatı ile ilgilidir. Doğruluk kuru bir bilgi olarak dolapta durursa değersizdir. Her doğruluk öykülemeyle birlikte yaşayabilmelidir. Bunlar, “Modus vivendi” denen birlikte yaşama biçimi halinde varolurlar. Çok tanrıcılık tam da budur.

Kısacası Sokrates, Platon, Shakespeare, Descartes, Tolstoy birer peygamberdir. Süleyman, İsa, Muhammed ise birer şair. Aklımızda yarattığımız bu iki evren arasında ise istediğinizi istediğiniz yere yerleştirin… Ama dikkat bunu yaparsanız zaten polymitosçu olursunuz.

Polymitos bir din değildir. İnsanın kendi zihninin temel çalışma prensibidir. Bu sebeple tarihte ne kadar geriye giderseniz gidin ya da dünyanın isterseniz öbür ucuna gidin, her yerde çok tanrıcılığı bulursunuz. Fakat polymitos da kurumlaşıp, dogmalaşabilir. Polymitosçuluk çok eskilerde kaldı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Her tabela birer ikondur. Her esnaf, kendi mabedinde işini yapar. Levi-Strauss’un “dizisel bilinçlilik” dediği ve böylelikle ilkel-uygar insan ayrımını reddedişi, tam da budur. İki bin yıl sonra bizim yaşamlarımızı inceleyen arkeologlar ya da uzaylılar, bizim Macintosh’a taptığımızı sanabilir. Ne de olsa saatlerce önünde dua ediyoruzdur. Ya da tam tersi, çoktanrıcılıkta, örneğin, Yunan heykellerine tapınıldığını düşünüyorsanız bunun sebebi, tam da o heykellerin işlevinin ne olduğunu kavrayamıyor olmamızdan kaynaklanır. Dahası illede işlevselliği kavramaya çalışan modern zihinlerimiz de bu anlamda koca bir engeldir.

Ben bir çoktanrıcıyım ya da polymitosçu. Shakespeare’e taparım. Tolstoy hazretleri benim ilahımdır. Fakat bi dakka.. Bunların sadece birer insan olduğunu da bilirim. Demek ki; benim tapınmam ile tektanrıcılığın tapınması arasında dağlar kadar fark var. Peki sorarım: “Doğrudur; çok tanrıcılık insanlar arasında eşitsizliği meşru kılar. İşte ben Tolstoy’a tapıyorum. O benim yukarımdadır. Olmasın mı? Bence varsın bu kadar eşitsizlik de oluversin. Onun bu şekilde yukarıda yer almasıyla, benden (nasıl olsa bir şekilde) fazla elde edeceği özgürlük ve olanaklarda gözüm yok!” Esas sorun eşitlik diyerek insanların yaşam alanını, küçük olana göre daraltanlardan kaynaklanıyor. Tamahkar muhafazakarlık, tam da bu düşünceyi kendisine araç ederek işin üstesinden geliyor. Bence bunlar Nietzche’nin dediği üzere “namusu överken şehvete çağırıyor.”

Dahası Süleyman hazretleri mitosu, Muhammed hazretlerinden çok daha ekolojik ve sevilesidir. Çünkü o daha büyük bir şairdir, hatta o kadar ki, bildiğimiz (rivayet edildiği) üzere kuşlarla konuşur. Muhammed ise daha çok siyasetçi ve hukukçudur, sanata ilişkin pek az şey vardır onda. Bu sebeple ekolojik bir peygamberden bahsedilecekse, O, Süleyman’dır işte… Haa bir dakka! Bir de doğa / kültür ayrımını sorgulayan Levi-Strauss… Unutmadan bir de Tolstoy’dur tabi, ne de olsa kırsal yaşamı öve öve bitiremez… E, tabi bir de Bookchin… Illich’i de unutmamak lazım. Üzgünüm ama yine çoğaldı. Oysa bir teklik ve birlik yaratmak ve son sözü söylemek istemiştim.

Sevgili …, üstadım; Nietzche’den alıntı yapmışsın; “asli olanı yerine koymak” demişsin. Kusuruma bakma ama Nietzche’yi senin gibi yorumlayanlardan haberdar olmakla birlikte, bence bu yorum tamamen yanlış. Nietzche, tek tanrılığı yaratan esas Zerdüşt’ün küllerini dağa geri götürür. Böylelikle hiç gelmemiş gibi yapar. Zaten Nietzche, sürekli bir takım kavramları putlaştırır ve bu tavrının örnek olmasını bekler, ne de olsa, O bir öğretmen ve bir peygamberdir. Dionysos’un havarisidir. Yine de açmak gerekirse Nietzche’nin tüm kavramları dinamiktir ya da kişileştirilmiştir. Kafasına göre istediği kavramı, kendi entelektüel aklıyla ve ruh haline göre ötekiler ya da ön plana alır. Böylelikle ilkesiz mi olmuş olur Nietzche? Açıkçası ilkesizin önde gidenidir.

Senin başladığın yerden kapatayım. Belki de bu şık olur. İbrahim Ferrera, Küba’da evine konuk olan gazetecilere putlarını gösterir. Hergün bir putunun önüne bal koyar ya da sunar. Bir de mum yakıp gazetecilere şöyle söyler: “Bunu yemeyeceğini elbette biliyorum!” Ha-ha. Bu durum tam da bize nasihat edilen İbrahim hazretlerinin mitosu değil midir? Yani “putlar hiç balta kullanır mı?” Ferrera’nın bu sözüyle kast ettiği Baudrillard’in; “”ilkeller” ne inanırlardı, ne de inanmazlardı” sözüyle özetlenebilir. Yani putlarının hem sadece bir hikaye olduğunu bilir, hem de bu hikayeden çıkarılacak dersi anlarlardı. Demem o ki; din, onlar için mutlak gerçeği imlemezdi ve bu onun en muhteşem özelliğiydi çünkü kutsal, sanatsal niteliğiyle dönüştürücü bir güç anlamına gelirdi.

http://modernwish.wordpress.com/2009/11/12/monomitos-ve-polymitos-dilaver-ve-muhsine-atfen/

Ganpati or Ganesh Festival - Pune, India

2010 yılındaki Hindistan Ganesh Festivali’nden (bayramından) bir kare. Hayatında hiç put görmemiş müslümanlara ilginç gelebilir. http://modernwish.wordpress.com/2010/09/27/ganpati-or-ganesh-festival-pune-india/

Meseller içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum yap

“Küfür ekolojiktir” dermişim… (+18)


Can Yücel’in doğum günü ile ölüm tarihi arasında,

Marquez’in büyülü gerçekliğine ithafen.

 

Küfürü ahlaksızlıkla nitelemek hayli kolay olurdu. Basit bir papağanlıktan öteye gitmeyecek o tür bir yazı yazmak için ne yöntemli bir bakış açısına, ne disiplinli bir bilgi birikimine, ne de adil bir dünya hayali gören, belki de (artık) subjektif denebilecek bir erdeme ihtiyaç vardır.

Küfür Türkçe kültürde henüz yeterince tartışılmadığı için yüzeysel ezberleri sürekli yeniden üreten, ciddi bir entelektüel boşluğa işaret ediyor. Bu sorun “değerlere hakaret etmek” veya son iki yıldır gündemi inceden işgal ettiği haliyle “başbakana hakaret/küfür etmek” gibi tartışmalarda sürekli yeniden karşımıza çıkıyor. Gelin, özgürlükçü entelijansiyanın bile muhafazakar mutlakçılarla aynı dili konuştuğu bu konu hakkında yeni ve farklı bir çerçeve, deyim yerindeyse bir anti-tez sunayım ki dar kafalar açılsın. Konusu itibariyle sürç-i lisan edersem de şimdiden affola.

****

Foucault “iktidarın olduğu her yerde direniş vardır” diyor ya hani; belki de “iktidarın olduğu her yerde küfür vardır” demek bu yazının bi’nevi özetine tekabül eder.

Küfür dil kadar eskidir. “Resmi terbiye darphanesi”nden çoğaltılmış gibi duran günümüz insanı ise bu sözcükleri anla(ya)mıyor… Aslında küfürler, düşünülmekten ziyade ezberden söylenen, canlı niteliğini kaybetmiş deyim/tekerleme özelliği göstererek, elimizdeki binlerce yıllık geçmişe sahip arkeolojik kalıntı niteliğinde görülmelidir. Basbayağı atasözleridir. Yani üstünü örtmektense, artık donuk birer eşyaya dönüşmüş sözcüklerin içeriğindeki canlı niteliği anlamaya çalışalım; …bakalım neler çıkıyor?

Biz her ne kadar küfürleri ilk bakışta/duyuşta, alışılageldiği üzere, hemen tüyleri diken diken eden hakaret niteliğinde değerlendirmeye eğilimli olsak da, aslında aynı sözcükler yaşatılışında farklılık gösterir ve mizahtan hakarete uzanan bir yelpazeye yerleşir. Mizah-ironi-kinaye-taşlama-yergi-itibarsızlaştırma-Hakaret gibi… Küfürler sevgi dolu bir tarzda da söylenebilir ve “dile gelişinde” esas ağırlığı bu kısım oluşturur. Bir babanın bizzat kendi oğluna “eşşoolueşşek” demesi gibi. Bununla birlikte bu yazıda küfür için “mizah yönü ayrı, hakaret niteliği ayrıdır” diyen absürt ahlakçı bir tutum ortaya koymayacağım. Günümüz entelijansiyası bu tür kolaycılıklara oldukça alışmışa benziyor. Yani “bir kısım”ı suçlayıp, kalanları aklamayacağım çünkü küfür ne mizah özelliğindeyken hakaret anlamını, ne de hakaret niteliğindeyken mizahi yanını tümden yitirir.  Bunun sebebi küfürün çok daha derin bir gerçekliğe işaret etmesindendir.

Aptal, salak, gerizekalı, şapşal, mankafa gibi sansürlemeye gerek kalmaksızın dile getirebileceğimiz ve aslında bu özelliğiyle kullanımının meşru görüldüğü düşünülebilecek küfürler aslında yeni yeni ortaya çıktı, daha doğrusu dil kadar eski olmasa da, yine de eski olan bu küfürler, yeni yeni ağırlık kazanmaya başladı. Küfürden temelde “bel-altı küfürler” anlaşılırken, şimdilerde, zihni esas alan sözcüklere yönelen dönüşüm oldukça çarpıcıdır ve bu küfürlerin (bel-altı küfürlere nazaran) “artık” duyanını daha çok rencide etmeye başladığı bile düşünülebilir. Oysa cinsiyetçi olduğu düşünülen küfürlere göre esas anti-ekolojik kalan küfürler bunlardır. Bu küfürler gerek sevgi dolu veya mizahi kullanımında, gerekse hakaret olarak kullanımında, gittikçe soyutlaşan ve zihne indirgenen zamane uygarlığını över. Aklı her şeyden üstün tutar. Akılla, zihinsel işlemlerle veya kavramlarla işi olmayan hayvanların/bitkilerin yaşamını ötekileştirir, yok sayar. Aklı yüceltirken her türlü yaşama en ala hakareti etmiş olur. Bu küfürler ekolojik değildir, hatta tam anlamıyla anti-ekolojiktir. Eğer cinsiyetçi küfür etmemek için aklı yücelten sövgülere yönelen ekolojistler varsa, çok temel bir hata yaptıklarından emin olabilirler.

Hayvanlar üzerinden edilen küfürlere gelince biraz durup düşünmek gerekiyor. Öncelikle şunu hatırlayalım: İnsan, vahşi doğadaki canlılar arasında en zayıf hayvanlardan biriyken, hayatta kalabilmesini hayvanları taklit edebilme yeteneğine borçludur. Bu, öylesine temel bir özelliktir ki; taklit yeteneği, insanın ellerini zihin aracı olarak kullanabilmesi ya da ateşe başat olmak gibi kültürel-zihinsel icatlarından çok daha köklü, çok daha derine yerleşmiş bir özelliktir.  Taklit yeteneği insanın doğanın mevcut vahşi durumuna uyarlanabilmesini, avlanabilmesini ve mesela buzul çağında yok olan hayvanlardan farklı olarak, hayatta kalabilen diğer hayvanlar “gibi” üzerine kürk alabilmesini, yine  buzul çağı bittiğinde de kürkü nedeniyle yok olan canlılara nazaran, bu kez kürkünü üzerinden atıp hayatta kalabilmesini sağlamıştır. Fakat yalnızca bununla da sınırlı değildir. İnsan, “(%20) avcı – (%80) toplayıcılık” denen milyonlarca yıllık yaşam deneyimi süresinde görebildiği, gözlemlediği tüm hayvanların özelliklerini bünyesine katmış, onlarla özdeşleşmiştir. Bu sebeple insan davranışlarında her daim, her türlü hayvan davranışı gözlemlenebilir. İnatçılık yapan bir insana “keçi” dediğimizde salt bir benzeti kurmuş olmayız. Onun davranışındaki hayvansal karakteri açığa çıkarmış oluruz. İnsan, çakal-akbaba gibi sürü fırsatçısı, tilki gibi zayıf-kurnaz, köpek gibi sadık-dost, kedi gibi mağrur-nankör olabilir. Kuşlar gibi şarkı söyleyebilir, maymunlar gibi alkış tutabilir veya karıncalar-arılar gibi çalış(tırıl)abilir. Öte yandan bu kavrayış statik düşünülmemelidir. Belli davranışlar diğer davranışların üzerine gelişir. Yani hayvanlar iyi-kötü hayvanlar diye indirgenemez. Bu sebeple insanın hayvansal karakterini açığa çıkarmak çoğunlukla derinlikli bir edebiyat veya bilgelik gerektirir. (Buna günümüzde bilimsel bilgi de eklenebilir.) Asya-Hint mitolojilerinde yani doğaya özdeş kültür formlarında, bu ekolojik kavrayışın en güzel örneklerini buluruz. Ya da oradan esinlenen Shakespeare çözümlemelerinde… Amerika yerlileri beyaz adam için “üzerimizde örümcek gibi ağ kuruyorlar” dediğinde haksız değillerdi ve salt bir benzeti-hakaret anlamı taşımıyordu. İşgüzar bir müdür yardımcısının “köpek” gibi davrandığından bahsettiğimizde, bağlamından kopuk salt bir benzeti-hakaret değil, ekolojik bir yaklaşım, örneğini doğadan alan bir analiz, durumu yansıtan bir çözümleme ortaya koymuş oluruz. Belli durumlardaki insan davranışlarının hayvansal karakterlerini açığa çıkarıp, özdeşlikler kurarak iletişimlere yansıtmak, bugün kent makinesinde yaşayan insanın unutmaya yüz tuttuğu bir kavrayışa işaret etse de, tam da ekolojik düşüncenin dünya yaşamıyla, hayvan ve bitkilerle ortak, dostça yaşam felsefesi anlamına gelir. “Ne mutlu bu özdeşlikleri hakkınca kullanabilenlere, açığa çıkarabilenlere!” derim.

Bel-altı küfürlerin ekolojik anlamına gelince… “Acaba şaka mı yapıyorum?” Yok, şaka yapmıyorum ama okuru on kere düşünmeye davet ediyorum.

Bizler dünyanın uzaydan çekilmiş fotoğrafını henüz çocukken görmüş nesilleriz. Oysa insan milyonlarca yıllık tarihinde bize tamamen basit görünen bu bilgiden muzdaripti. Bu bilginin bizim bir işimize yarayıp yaramadığı meçhul olmakla beraber, halen dünyanın çoğunluk insan popülasyonu bu bilgiden bi’haberdir. Bundan bahsediyorum, çünkü eski dünya algısını tahayyül edebilmek için zihnimizi perdeleyen yeni dünya algısından uzaklaşmamız gerekir. Dünyaya dışarıdan değil, içeriden bakmamız gerekir.

“Bel-altı” deyince ne anlıyoruz? Aslında sözcüğün Türkçe filolojisi bile geçmiş dünya algısına yönelik işaretler sunar. Bel-altında kalan bacaklarımız ile bel-üstünde kalan kollarımız birbirinden apayrı iki dünyada yaşar. Biz unutmuş veya anlamıyor olsak da, bu iki dünya arasında mutlak bir topografik anlam vardır. Geçmişte kaldığını düşünsek bile, aslında hala devam etmekte olan milyonlarca yıllık dünya tasavvuruna işaret eder. Yukarısı gök-sema-yıldızlar, aşağısı ise yer-yeraltı-toprak ve bizatihi dünyadır. Bu yaşam formunda toprak ayağımızın altından başlamaz. Belimizin, başımızın ve hatta daha da ayrıntılandırılırsa kalp hizasından başlar. İnsan bir ağaçtır: Ağacın kökleri, aşağıda kalmış bacaklarıdır, dalları ise yukarıdaki kolları ve başıdır. Yaşam topraktan fışkırır, dünyaya meydan okuyarak göğe yükselir, miyadını doldurur, tekrar toprak yutar ve yaşam yeniden topraktan fışkırır. Bu tasavvur hiç bitmeyen ekolojik döngüyü resmeder. Dünya durmadan yiyip yutan bir mezar ama yine yeniden doğuran berekettir, yaratıcılığın kaynağıdır. Tüm canlıların yaşam bulduğu rahimdir. Öte yandan zaman içinde bu ikircikli anlamın yani hem “mezar” hem de “doğum” anlamlarının, korku öğesi olan birinci niteliği ön plana çıkarılıp “yer altı”, “bel-altı” veya “dünya cehennemleştirilirken”, bolluk-bereket anlamındaki yaratıcı niteliği gizlenecektir. Artık dünya, yukarıdakiler tarafından, kaynakların kısıtlı, “ekmeğin aslanın ağzında olduğu” hiyerarşik bir mekanizma olarak tanıtılacak ve yaşatılacaktır. İnsan (artık), yaşamını sürdürmek için bir ağaç ve bir keçinin bile yeterli olduğunu unutacak, “yukarıdakiler”in esiri olacaktır.

Tekrar küfüre dönersek, bu dünya tasavvurunda herhangi bir canlı form; güçlenerek büyüyüp, yukarıya, göğe, yani iktidara yükselirken, iki ayağı üzerinde duran insanda cisimleştiği üzere, dünyaya meydan okumuş ve ekolojik döngüye kendi öznel varlığının imzasını atmış olur. Yukarıdayken yani güç sahibiyken yarattığı öznel soyut kimlik dünya tarafından kabul görmezse ona yeryüzü hatırlatılır, “yere çalınır” ve hatta “yerin dibine sokulur”. Yerin dibine sokmak, “aşağı”lamak, itibarsızlaştırmak, yok etmek, öldürmek, gömmek. İşte küfürün yaptığı budur. Yukarıdakini (gücü-iktidarı) aşağıya fırlatmak, aşağıyla ilişkilendirmek… Onu, aşağı bölgeyle yani dışkılamayla, kaba etlerle, mide-bağırsaklarla, anüsle ilişkilendirmek ve daha önemlisi; üreme organlarıyla, testislerle, çiftleşme ve doğumun gerçekleştiği kadın rahmiyle özdeşleştirmektir. Biz bugün hala bu özelliği taşımakta olan küfürlerde “yıkıcı” bir anlam görüyoruz oysa bu kavrayış eski dünya tasavvurunda tersine “yapıcı” anlam taşımaktaydı. Fakat bu bahsettiğim tam olarak doğru da değildir, çünkü küfürün yapıcı özelliği hala derinden derine mevcudiyetini korur. Küfür yakın arkadaşların veya samimi insanların birbirlerine karşı dile gelişinde bu anlamı taşır. Aralarındaki hiyerarşiyi kaldırır çünkü küfür “yukarı” konumlanışa meydan okur ve onu tekrar “aşağı” çeker. Eski dünya tasavvurunda yapıcı anlam taşımasının sebebi de budur. Yakın tarihli yeni antropolojinin keşfetmeye başladığı gibi; eski kültürler büyüme, yükselme, yukarıya yönelme eğilimlerini hakaret hatta sapkınlık sayarlardı. Bu sebeple yukarıdakini aşağı çeken küfürler yapıcı anlam taşırlardı. Aslında bu kavrayışın da sona erdiğini düşünemeyiz. Günümüz insanı “daha fazlasını istemek” veya “yükselmek”le, “azıcık aşım, kaygısız başım” düşüncesi arasında sıkışmış haldedir.

Dilin nasıl ve neden doğduğu tartışılsa da, toplumsal yaşamı düzenlediği açıktır. Öte yandan küfür bu düzende dengeyi sağlayıcı büyük bir (anti-)güce işaret eder. Sosyal organizasyonu sağlayan sosyal roller ve statüler, her daim naif ve kırılgandır. Temelde çok zayıftırlar. Çok zayıf oldukları için büyüleyici imgelere, ilüzyonlara başvurulur. Kralın herkesten farklı bir insan olduğunun şaşmaz bir gerçeklik olarak kabul edilebilmesi için kafasına taç konulur. Birisinin çıkıp onun soyut öznel kimliğine (yani “krallık”ına), “sen kim oluyorsun bre!” diye soramaması veya buna cüret edememesi için yüksek tahtta oturtulur. Tüm bunlar o büyük gücün, küfürün, yani o muazzam hatırlatıcının yapabileceklerinden korkulduğu içindir. Örneğin bir kabile, kendilerine şef tayin ettiklerinde, o kişiye soyut bir statü vermiş olduklarının bilincindedirler. Şef de statüsünün beyhude bir konum olduğundan haberdardır. Durum böyle iken zaten bir sıkıntı yoktur. Buna karşılık şef gerçekle-soyutu birbirine karıştırıp, örneğin kendisinin ilahi güçle donanmış özel birisi olduğu hayaline kapılırsa ve daha kötüsü bu hayalden hareketle zulüm etmeye kalkışırsa, küfür ona “esas gerçekliği”/”bizatihi gerçekliği” tekrar hatırlatacak, onun soyut statüsünü dünyanın maddi ekolojik döngüsüyle sonlandıracaktır. Artık onun aşağıya inmesinin/indirilmesinin vakti gelmiştir. Yukarıdaki aşağıyla, dünyayla, esas gerçeklikle ilişkilendirilecektir. Böylece küfür soyut sosyal rollere-statülere bedensel/maddi bir mezar kazmış, o statüyü gömmüş, ekolojik döngüyü nihayetine erdirmiş olur. Küfür, soyut statülerin işlev ve yararlarından haberdar olmakla beraber, bunların kendi aklından yaratıldığının ve aslolanın “maddi gerçeklik” olduğunu hatırlatır. Kralın öznel kimliğini gösteren ve yukarıda kalan başını/kafasını, aşağıda kalan kaba et ve dışkılamayla ilişkilendirirken, onu tahtından kaldırıp tuvalete sokup, büyüyü bozar. Böylece küfür, aklın da, ruhun da bedenden ayrımlanamaz olduğunun bilincine (geri) sokar, bunların iki ayrı şey olduğu iddiasına boyun eğmez ve dahası, bizatihi yeryüzünün özelliği olan kaba saba şeylerle alakası yokmuş numarasına yatmaz. Kendisi ancak dil kadar eski olmasına karşın, dilden daha eski bir gerçekliği, “bizatihi gerçekliği” hatırlatır.

Zizek’in “gerçek bir ekolojist öncelikle çöpü sevmelidir” sözünü anarak, günümüz insanının bağırsaklar, kaba etler ve dışkılamasıyla barışık olmasından bahsedilebilir. Buradaki kasıt elbette bir zorlama veya öğreti değildir. Bunların “iğrenç” olduğuna dair imgeler yaşanan steril kültür içinde öğrenilmiştir. Eski dünya tasavvuru ve bilgisinde bağırsak hareketlilikleri, dışkılamak, işemek veya osurmak, tıpkı yemek-içmek gibi sağlıkla ilişkilendirilen göstergelerdi. İnsanın neyi yiyip-yiyemeyeceği veya içip-içemeyeceği gibi hayati özellikler gösteren konularda edindiği bilgi birikimi kadar, dışkıladıklarının özellikleri de hayati önem taşımaktaydı. Dahası, biz bugün dışkının sağlıkla ilişkili özelliklerini hastane tahlillerine devredip, bu olaya çoğunlukla ötekileştirici, göz ardı edici bir anlam veriyoruz. Sanki hiç tuvalete gitmiyormuş gibi yapıyoruz. Oysa eski dünya tahayyülünde bu olay aynı zamanda “yaratmak”la eş sembolik anlamlar taşırdı. Yaratmanın kaynağı; günümüzdeki yaygın kabulle bir zihin becerisi olarak kafa-baş yani yukarısı olsa da, aynı zamanda bol miktarda yaşatılan bir atasözü-espri olarak kaba etlerdir. “Bir fikir sıçılır”, “götten uydurulur.” Bu imgede bel-altının yani dünyanın artık unutmuş gibi olduğumuz (ama aslında bu esprilerde hala ve gırla yaşadığı üzere) yaratıcı niteliği vurgulanmış olunur. Yukarısı yani kafa-baş hiç bitmeyen bir tüketim merkeziyken, bel-altı hiç durmadan yaratan, ortaya çıkaran mizahi bir madendir. Nitekim tuvalet terminolojisiyle ilgili küfürler alabildiğine yıkıcıyken yani yukarıdakini aşağıya indirirken, her daim bir gülünçlük taşır. Bu gülünç öğelere erkek organı ve testisler de dahil edilebilir. Yaratıcı özelliğe ise tekrar değineceğim, çünkü bu bölge aynı zamanda yaşamın kaynağı, doğumun merkezidir.

Bahsettiğim gibi biz günümüz “algı ve bakış açısında” dil kadar eski olan küfürleri yani bu kalıntı sözcükleri anlayamıyoruz. Bu sözcükler milyon yıllık dünya tasavvurunda belki de “kutsal” diyebileceğimiz büyülenmişliğin efsunlu tılsımları (sözler) niteliğindeydi. Hala da öyledir. Şimdiki ataerkil, tektanrıcı, modern kafalarımızdaki duaya denk gelir, diyelim… Fakat bu dua, şimdi anladığımız gibi soyuta (hiçliğe) açılan bir yakarış niteliğinde değildir. Yine bir “isteme” vardır ve bu isteğin gerçekleşmesi için somut bir pazarlık (büyü) söz konusudur. Buna karşılık yukarıdakini indirmek için müracaat edilen güç, dünyanın ta kendisinin hatırlatılmasıdır. Fakat bundan daha derin yanları da vardır.

Aşağı bölgede yani bel-altında dikkat çeken en önemli öğeler, dışkılama, bağırsaklar, kaba etler ve anüsten farklı olarak kadın rahmi, erkeklik organı ve testislerdir. Fakat aslında erkeğe ilişkin öğeler her daim ikincil derecededir. Aslolan kadın rahmi, küfürün en eski, en köklü merkezidir. “Neden küfürlerde ille de kadın bedeni kullanılıyor?” diye sorulur ya hani… Ve yanıtı da genellikle ataerkinin kadın bedeni horgörüsüne dayandırılır. Bu düşüncelerdeki feminist ve özgürlükçü iyi niyetleri anlıyorum, hepten yanlış da değildirler fakat esas meseleden malesef bi’haberler…

Küfürde kadın rahmi, rahme düşme, düşürme hep vardır ve bu olay aksine anaerkinin göstergesidir, fakat bu olayın anlaşılabilmesi için yüz kere düşünmeye ihtiyaç var.

İktidarı kadın rahmi veya kolaylıkla ayrımlanmayacak biçimde ana rahmiyle ilişkilendirme, oraya gönderme (fırlatıp atma), kaba etler ve dışkılamayla ilişkilendirmekten, yani mezar kazan, salt “yukarıdakini aşağıya indirme” özelliğindeki öğelerden daha derin bir anlama gelir. Erkeklik organıyla beraber ele alınan seks imgesinden de. Kadın rahmini dile getirmenin bizatihi kendisi anaerki zamanlarının tılsımlarıdır ve seks imgesinin de merkezini oluşturur. Bu küfür gerek mizahi özellikteyken, gerekse hakaret niteliğindeyken iktidarın en net görünür olduğu durumlarda ortaya çıkar. Mizahi yanı mizahi büyüklenme-böbürlenmelerde, hakaret özelliği ise en büyük zulümlerde, iktidarın en pervasız halde kendisini gösterdiği durumlarda, deyim yerindeyse güç sarhoşluklarında ortaya çıkar ve her iki uç durumda da (yukarıdakini kadın rahmiyle ilişkilendirirken) aynı zamanda çaresizliğin yakarışı olarak, (artık) salt aşağı indirmekten (aşağılamak) farklı biçimde, bağışlayıcılığın erdemine sığınılır.

Bu affetme-bağışlama kısmı kolaylıkla anlaşılamayacaktır. O sebeple biraz daha açalım. Kadınlar için de, erkekler için de, hayvanlar için de geçerli olacağı üzere yaşam kadın rahminden gelir. Bununla, ardında yatan başka bir soyut güç kastedilmez, kadın rahminin bizatihi kendisi tanrı/ça’dır. Yani bu sözle soyut bir tanrı/ça değil, somut bir yaratıcı kastedilir. O, yani kadın rahmi, hem yiyip yutan bir mezar, hem de yaşamın, yaratıcılığın kaynağıdır. Bel-altındaki diğer öğelerin kinayeli bir yaratım alanı oluşu da esasen kadın rahmine yakın olmaktan, ona komşu olmaktan gücünü alır. “Gerçekten de tüm canlılar kadın rahminden doğarken, kimileri onun komşusundan ortaya çıkmış gibidir (espri!).” Zulümün en hasını uygulayan iktidar, bu sebeple ve son çaresizlikle tanrı/ça’yla ilişkilendirilir, ona gönderilir. Tanrı/ça’nın ismini anarak gerçekleşen bu dua ile bel-altındaki diğer öğelerin mezar kazan niteliğinden farklılaşıp, aynı zamanda yeniden yaratılmak istenmiş, bağışlanmış olunur. Belki şöyle meal edilebilir; “sen bana zulüm uyguluyorsun, katlanamıyorum… Her ikimiz de insan olmamıza karşın, birbirimizin dengi olmamıza karşın, sen kim oluyorsun ki bana bu zulmü uygulayabiliyorsun? Seni, yok etmek, öldürmek istiyor ve fakat bağışlıyorum. Bu sebeple seni dünyaya getiren tanrı/ça’ya yani yaratıcıya geri yolluyor, o’na şikayet ediyor, havale ediyor ve oraya gömüyorum. Bu sayede yeniden yaşa. Ya başka birisi olarak yeniden dünyaya gel, ya da şu dönüştüğün kişi yok olsun ve tekrar eski sen ol! Eğer eski sen olursan, bana zulüm uygulamaya kalkışmış olmana karşın seni affederim.”

Affetme-bağışlama erdemi epistemolojik bir soru ortaya koyması sebebiyle belki yine de yeterince anlaşılmamış olacaktır. Einstein’ın hiç bir şeyin yoktan var olmayacağını ve varken yok olamayacağını bilimsel olarak ortaya koyuşu ile eski dünya algısındaki ekolojik döngü tasavvuru birbirine benzer. Bir ölüyü toprağa gömmek aynı zamanda yeni bir yaşam için tohum atmaktır. Mezar aynı zamanda canı burnunda olan hamile bir kadını resmeder. Ölmek-öldürmek aynı zamanda yeniden doğmak, yeniden doğmaya vesile olmaktır. Ölmek-öldürmek bizim modern, ehil ve çizgisel zaman kavrayışımızda sert bir sözcük gibi duruyor olabilir. Oysa eski dünya tahayyülünde çok daha farklı bir anlamdadır. Gece, ölüm gündüz, yaşam demektir. Her yeni gün, yeniden dünyaya gelmek, ölmek ve yeniden doğmak demektir. Daha ötesi; kış ölüm, her bahar ise yeni bir dünya, yepyeni bir yaşam demektir. Vücudun absürt değişikliklerle yeniden tomurcuklandığı ergenlik, saçların aklaştığı orta yaş veya belin büküldüğü yaşlılık, eski kişinin ölmesi ve yeni bir yaşama başlamasıyla anlamlandırılır. Şimdikinden farklı olarak doğum ve ölüm gerçeklikleriyle bir arada yaşayan bu kavrayış ise gündelik hayatta da ciddi değişimler ortaya çıkarır. İnsan günlük hayatta bile sürekli başka birisi olur. Ölür ve yeniden doğar. Nihayet bu kavrayış da sona ermemiştir. Bu düşünce şimdiki hayatlarımızdan örneklendirilebilir. Misal, sevgili veya evli çiftler ayrıldıklarını ilan ettikleri andan itibaren olduklarından başka birilerine dönüşür. Her gün alışveriş yapılan güler yüzlü bir esnaftan veresiye istendiği anda, o kişi başka birisine dönüşür. Biz bunları bugün toplumsal yaşamın çizgisel zaman kavrayışıyla merkeze konduğu bir dünyada basit tavır değişiklikleri olarak görürüz. Oysa eski tahayyülde o kişinin ölümü ve yerine başka birisinin gelmişliğiyle anlamlandırılır. İşte küfürün bağışlayıcı niteliği, gerçeklik algısındaki bu farklılıkla düşünülmelidir. Veresiye istendiği anda başka birisine dönüşen esnaf artık bir çeşit ecinnidir. Her gün konuşup, gülüştüğümüz kişi değildir. Onun her zaman olduğu kişiye geri dönmesi, dönüştüğü yeni soyut kimlikten kurtulabilmesi, o soyut kimliğin yok edilmesi, öldürülmesi, gerçeğin hatırlatılması için onu dünyaya fırlatan tanrı/çanın (kadın rahmi) ismi anılarak bir çeşit büyü yapılmış olunur. Günümüz klişesiyle bir çeşit şeytan çıkarma ayinidir bu. Öte yandan tam ters bir kutsal anlayışına işaret eder.

Affetme-bağışlamayla ilgili (aslında yanlış olmasına karşın yine de paralellikler içeren) şu örnek belki de kavrayışımızı tamamlayabilir. Günümüz ataerkil tektanrılığındaki bir tılsım olan “Allah belanı versin” duası düşünülsün. Bu duanın neredeyse aynı ses ve jestle dile gelen “Allah belanı vermesin” biçimi de vardır. Bu iki dua tıpkı eski kutsaldaki dua gibi çaresizliğin yakarışı olarak dile gelir. Her ikisinde de yaratıcının ismi anılır. Hepsinde de “isteme” vardır. Ninelerimize-dedelerimize sorsak (eski bir gelenek olarak), “bela okunurken” salt yaratıcının ismi anıldığı için, bu dua aynı zamanda olumsuzluk ekiyle çıkmalı, bağışlama içermelidir. Çünkü bağışlamak erdemdir (ve bu erdem bin yıllık değil, milyon yıllık, insanın-kültürün olduğu her yerde geçerli bir erdemdir). Bir kişinin soyut kimliğini tanrı/çanın yani kadın rahminin ismini anarak yok etmek, bel-altındaki diğer öğelerden farklı olarak “tam tersinden benzer (anti-pati)” bir bağışlama anlamı taşır. Bel-altındaki diğer öğelerin değil de, kadın rahminin yani yaratıcının isminin anılması, karşısındakine yeni bir yaşam hediye eden, yeniden doğmasına rıza gösteren bir bağışlamadır. Öte yandan eski kutsal ile yeni kutsal arasındaki farkı da gösterir.

Bizim bugün küfür dediğimiz eski kutsala yani anaerki zamanına ilişkin tılsımlar (sözler) her daim soyuttan (“krallık”) somuta (bel-altı nesnelerine) ve yukarıdan aşağıya doğrudur (iktidarı yerin dibine sokmak). Burası önemli; çünkü eski kutsal nitelikteki küfür kralın kendisine-bedenine değil de soyut kimliğine yani “krallık”ına söverdi, soyut bir statüyü hedef alırdı. Onun krallığını bel-altı nesneleriyle ilişkilendirip somutlaştırırken, kralın esasında dımdızlak bayağı bir insan olduğunu hatırlatırdı. Eski kutsal anlamdaki küfür maddi bedenlere değil de, her daim görünmeyene, soyut olana yönelmişti. İlahlara, statülere, kavramlara, ilkelere, ideallere, bir başka deyişle “değerler”e yönelmişti. Tıpkı bizim memleketin Adana’sında yaygın kullanılanlar gibi… Çünkü iki insanı birbirinden eşitsiz kılan birinin gerçekten kral olması değil, “krallık” düşüncesinin bir norm/değer olarak durumun kendisine uyguladığı baskıydı. Kralın bayağı bir insan oluşu her daim açıklanabilir bir gerçek olmasına karşın, “krallık” düşüncesinin uyguladığı baskı büyüleyici bir güç olarak varlığını hissettirirdi. İşte eski kutsal, varlığı muğlak biçimde sezinlenen ama her halukarda insana baskı uygulayan, günümüzde ilke, ideal, kavram gibi soyut güçleri; cinler, periler, yarıtanrılar, tanrılar olarak imler ve fakat şimdikinin tam tersine onlarla savaşmayı hatta onları yok etmeyi erdem sayardı. Türkiye’de pek bilinmediği haliyle eski dünyada da tanrılar vardı fakat erdem onlara tapınmak değil onlara karşı savaşmak, onları yok etmek, korku ve baskı kaynağı olan güçleri alaşağı ederek özgürleşmekle anlamlandırılırdı. Bu kutsal kavrayışın sona erdiğini de düşünemeyiz.

Yeni yaygın kurumlaşmış tek tanrılığın kutsalında ise her daim (zalim kralın Allah’a havale edilişindeki gibi -“Allah belasını versin/vermesin”) aşağıdan yukarıya, somuttan soyuta doğru olacaktır. Bu kavrayış kralı eleştirmeyi makul bulabilse de, “krallık”ı veya hiyerarşik yapılanmanın kendisini eleştirmeye izin vermez. Nitekim Türkiye’de de bolca karşılaşılacağı üzere bedeni hedef alan ve tehdit özelliği gösterebilecek küfürlerin dile gelişine kızılmaz da, başta “ilahlar” olmak üzere, değerlere küfür edilmesine kızılır. Ne olsa binyıllardan beri süregelen yeni kutsalın, eski kutsalı işine geldiği yönleriyle kendisine eklemlediği (rahman ve rahim olan Allah), işine gelmeyen yanlarını ise törpüleyip dönüştürdüğü bir kültürde yaşıyoruz ve bu dönüşümde küfürler de bayağı bir kavrayıştan hareketle dosdoğru “somuttan somuta”ya dönüştü. Gerek kral için, gerek bir başka iktidara yönelik olarak dosdoğru karşısındakinin bedenini hedef alan somut tehdit özelliği göstermeye başladı. Zannedersem, küfür konusunda ilk akla gelen ve bu sebeple okurun bu yazıda görmek isteyeceği tehdit özelliğine de şimdi (yine farklı bir bağlamla) değinilebilir.

Zamane dünyasında herkesin eşit olduğundan dem vurulur, oysa hiç kimsenin birbiriyle eşit olmadığından da adımız gibi eminizdir. Milyon yılları bulan basit komünal insan kültüründen henüz hepi topu 10.000 yıl öncesinden başlayarak kurumlaşmış hiyerarşik yapılanmaya adım atmaya başladık. Bu yapılanma son iki yüz yılda endüstriyalizm ve bürokrasi ile birlikte iyice normalleşip, hayatın her alanına nüfuz etti ve dünyanın yaklaşık 1 milyarlık nüfusu karmaşık tabakalaşmaya geçti. (Çağ açıp kapamaya pek meraklıyızdır ama yine de bu durumun tamamlanmamış bir süreç olduğunu düşünmek gerekir.) Günümüz modern endüstriyalizminde artık kişiler kendi statüsünün birkaç katman aşağısını veya yukarısını görebilse de (şefler, amirler, patronlar), daha fazlasını doğru düzgün hayal bile edemediği bir makine içinde yaşar. Doğası gereği yukarı konumlanışa meydan okuyan ve milyon yıllık bir dua (tılsım) olan küfür, işte bu sebeple ve bu kafes içinde bolca dile gelme mecburiyetine dönüşür. Bugün küfür, doğası gereği aşağıda olanın yukarıdakini aşağı çekmek için dile geldiği kadar, daha çarpıcı biçimde, yukarıdaki tarafından, kendisinden aşağıda bulunana haddini bildirmek için edilir. Çünkü küfür yasaklanmışlığı sebebiyle dile gelişinde bir prestij gösterisi anlamı taşımaya başlar. Dünyanın belki de en büyük prestij gösterisi, her yasakta olduğu gibi, yasağın kendi konumuna işlemediğini gösterebilmektir. İşte bu sebeple küfür yukarıdakini aşağı indiren, soyutu somutlaştıran “kutsal” anlamından uzaklaşıp, dosdoğru “somuttan somuta” yönelen, tehdit anlamı taşımaya başlar. İşte ataerkil normlardan hareketle kadın bedeni horgörüsüne dayanan cinsiyetçi nitelikteki klişe küfürlerin mantığı da buradadır. Demem o ki; “kimse küfür etmesin” gibisinden naif bir ahlakçılık bu hiyerarşik mekanizmada imkansızdır. Adorno’nun dediği gibi; “yanlış bir hayat doğru yaşanmaz.”

Bilmem yeterince anlaşılır hale geldi mi? Küfür, doğayla özdeş, sınıfsız, ast-üst ilişkisinin kurumlaş(a)madığı basit anaerkil komünal toplumların dünya tasavvurunun “kutsal” denilebilecek tılsımları, bir çeşit dualarıydı. İşte, tam da kutsal niteliğinden gücünü alan bu tılsımların etkisi toplulukta veya insanlar arası ilişkilerde hiyerarşik yapılanmaya izin vermiyordu. Buna karşılık bu sözcükler bugün bizler için bedduaya (kötü duaya) denktir. Oysa eğer anaerkiyi daha iyi anlamak istersek, tam da bu sözcüklerin beddua değil erdem olduğunu veya nasıl olur da erdem olarak yaşatılabildiğini anlayabilmemiz gerekir. Çünkü uzun dönem ayakta kalmayı başarabilen her din, kutsal veya yaşam öğretisi muhakkak “kendi içinde”  tutarlı bir mantığa sahip olmalıdır. Dinler, efsaneler, felsefeler günümüz “biçimsel” seküler-rasyonel bilimselliğinde çoğunlukla yaşatıldığı gibi mantıksız veya abuk değillerdir. Her birinin yanıtlayamadığı veya çelişkili kalan kısımları olsa da, kendi iç tutarlılığı ve belirli bağlamlar içinde mantığı vardır. Biz bugün anaerkinin dualarındaki bize tam ters gelen mantığı kolaylıkla anlayamıyorsak bu yaşadığımız kültürün etkisindendir. Nitekim doğuştan, yükselmenin, daha fazlasını istemenin, biriktirmenin, güç sahibi olmanın normal ve hatta erdeme dönüştüğü, bu yolda güce tapmanın, gücün önünde eğilmenin, itaat etmenin “mantıklı” kaldığı zamane vahşet kültüründe yaşıyor ve öteki türlüsünü düşünemiyoruz. Anaerkide ise herhangi bir otoriteye veya otorite kurma niyetine başkaldırmanın kendisi kutsaldır. Folklor anlatılarında yaşayan ve çoğunlukla zalim krallara meydan okuyan kahramanların hikayeleri eski kutsal düşünce yapısının uzantısıdır. Köroğlu’nun Bolu Bey’ine meydan okuması bize destan gibi görünse de, yaşadığı zamanda ve toplumsalda küfür anlamına gelecektir ve hatta isyanın  her daim düzene karşı küfür anlamına geleceği de kolaylıkla belirtilebilir.

Öte yandan bu düşünceyi tahayyül edebilmenin önündeki engellerden biri de, konuyu klişe küfürlerle değerlendirmemizden kaynaklanır. Bugünün klişe küfürleri çok eskilerde henüz klişe değildi. Evet, bu sözcükler hala vardırlar ve hala güçlü anlam taşıma potansiyelindedir fakat çoğunlukla içi boşalmıştır. Öte yandan aynı sözcükler günümüze gelene kadar küçük değişimler/varyasyonlar/bölünmeler/daralmalarla farklılaşmışsa da, hem başvurduğu nesneler, hem de topografik anlam çoğunlukla aynı kalmış, ama bu süreçte dünyayı algılayışımız, içinde yaşadığımız kültür değişmiştir. Bugün bu sözcüklere çok farklı bir açıdan, çok farklı bir dünyadan bakıyoruz, çok farklı bir dille ve çok farklı jestlerle ortaya koyuyoruz. Eskide kaldığını düşünsek bile, hala devam etmekte olan bu tasavvurdan bugün anladığımız ise genellikle bizim ataerkil, tektanrıcı ve modern zihniyetimizin yansımasıdır.

Buraya kadar ezberden söylenen küfürlerin içeriğindeki topografik mantığı donuk/klişe küfürler üzerinden açıklamaya çalıştım. Oysa küfürün ekolojik karakterinden bahsederken klişe küfürlere övgü dizmeyi amaçlamıyorum. Hatta aksine, burada bahsettiğim topografik mantığın yalnızca klişe küfürlerle sınırlı kalmayacağını, çok daha fazlası için geçerli olacağını vurgulamaya çalışıyorum. Nitekim canlı niteliğini yitirmiş kalıntı/klişe/ezber sözcüklerin ekolojik özelliğinden de kanaatimce bahsedilemez.

Örneğin geçen yüzyılın en önemli sloganlarından biri olan “savaşma, seviş” tam anlamıyla küfürün ekolojik özelliğini resmeder. Çoğunluk, bu sözün küfür olmadığını savunma yanlışlığına düşecektir. Dünyada bu söze aşina veya bu sözün klişe geldiği küçük bir kitle olsa da, bırakınız yarım asır öncesinde ilk popüler olduğu zamanları, bugün bile Amerika, Avrupa, Asya veya Ortadoğu’da yaşayan ana akım zihniyetler için bu slogan provokatif bir küfür sayılacaktır ve küfürdür de. Çünkü “savaşmak” gibi yukarıdakilere özgü, “şanlı”, “şerefli” ve hatta “kutsallaştırılmış” (ataerkil) bir olgu, bel-altına, üreme organlarına ait “sevişme” imgesiyle bir arada dile getirilirken, tam da bahsettiğim topografik mantığı resmeder. Bu söz, küfürdeki ekolojik kutsal mantığı gösterebilecek, henüz yeni yeni klişeleşmekte olan, kısmen canlı nitelikteki bir küfürdür ve ekolojiktir de. Küfürün mantığını anlamak için sözcüklerin kendisine odaklanmamak gerekir. Eğer seks imgesinden hareket eden klişe sözcükler sevişmek ile değiştirilirse yahut bel-altı nesnelerinin kalıplaşmış biçimleri yerine farklı isimler yaratıcı bir dille kullanılırsa, topografik anlam ve nesneler aynı kaldığı gibi dilin canlandığı, güldürdüğü,  iktidarı/otoriteyi salt yıkıcı olmaktan uzak ve aynı zamanda “bağışlayıcı” niteliğiyle birlikte küçük düşürdüğü görülür.

donumuz siyasetten daha temiz.

Küfürün ekolojik özelliğine ilişkin Gezi isyanından bir örnek

Bir rahibe, hahama ya da imama yaşamın kaynağı sorulsa, tanrıya işaret edebilir ve bu yaklaşım “abartılı soyut” bir ifade, derin bir masal ya da şiir anlamına gelecektir. Aynı soru bir tıp doktoruna sorulsa, doktor kadın rahmine işaret edebilir ve bu yaklaşım da, bu kez “abartılı somut” bir ifade olacaktır. Bu örnekle şiirleri, masalları hafif gördüğüm düşünülmesin. Kültür tam da şiirler, masallar aracılığıyla değişir, dönüşür. Öte yandan bu iki yaklaşım arasında asli merkezin bel-altı olduğu diyalektik bir bağlantı vardır. Asli merkez bel-altıdır, çünkü milyonlarca yıllık kültürlerde insanlık nice “değerler” inşa etmiş olsa da, yaşamın ta kendisi anlamına gelen bel-altı imgeleri yok edilemez. “Bel-altı” demek bağırsak hareketleri, kaba etler, dışkılamak veya seks imgelerini işaret ediyorsa da, bunlar aynı zamanda yaşamın ta kendisini demek olan “yemek, içmek, sevişmek”le “bir ve aynı” şeydir. Dolayısıyla anaerkinin kutsalında bizim günümüzde horgörüyle bakılan, toplumsalın sahnesinden sınır dışı edilen “yeme-içme-sevişme”nin tam tersine ibadet olduğunu anlamak gerekir. Bununla birlikte aklı egemen gören aydınlanmacı 19. yy. antropologları bu kavrayışı ilk fark ettiklerinde, anaerki zamanlarını bir çeşit orji gibi düşünme eğilimine girmişlerdir. Oysa bugün bu düşüncenin kendi ataerkil bakış açılarından kaynaklandığını daha iyi anlayabiliyoruz. Hiç bir insan güzel bir şölen sofrasına “hayır” diyemez ve şen insanların kahkahasıyla süslenen bir sofranın günümüzde “şükür” anlamına gelen kutsallığı da milyon yıllık bir gelenektir. Sevişmedeki kutsallığı ise orji gibi değerlendirmek yerine,  dil kadar eski şarkıların, şiirlerin, türkülerin, hikayelerin, dansların içeriğindeki “aşk” temasını hatırlatmak, belki her kutsalın içeriğine sızmış milyon yıllık bir ibadetin anlamını daha iyi gösterebilir.

Devam edelim. Yeni kutsal, yeme-içme-sevişmeyi ibadet gören eski kutsalı “kafir (küfr’den türeme)” sayacaktır. Öte yandan bu yaklaşım, salt nesnel anlamda “yeme-içme-sevişme” demek değildir. Bu durumu Gezi isyanı ile örnekleyeceğim, fakat konusu gelmişken zeka, hayvan ve bel-altı imgesinden farklı kalan, dördüncü tür küfürlerden de bahsetmek gerekir; yani “kafir”, “hain”, “şerefsiz” gibi varolan değerler sistemine sadık kalmayanları dışlayan, kollektif bir değerler sistemi imgelem oyununu bozanları topluluğu arkasına alarak tehdit eden küfürlerden… Bu küfürlerin ne eski kutsal nitelikteki küfürlerle, ne de ekolojiyle alakası yoktur, çünkü aşırı tekrara girer mi bilemiyorum ama küfürün kutsal niteliği, yalnızca güçsüzden güçlüye (aşağıdakinden yukarıdakine) doğru yöneldiğinde ortaya çıkar. Oysa bu küfürler tam da yaygın bir kabulden hareket eden topluluğun “-öteki.”ne linç çağrısıdır. Aşağıdakinin yukarıdakine karşı dile getirdiği küfürde ise topluluğun dikkatini çekmek isteyen bir “imdat” çağrısı yankılanır. Güçsüzün güçlüye ettiği küfür aslında her daim onu güçlü kılan değerler sisteminedir. Küfür etmeyi “seviyesizlik” ve/veya “acizlik” sayan eleştiriler ise değerler sistemini onaylayıp, imdat çağrısını duymayan dalkavukluk olarak görülebilir. Nitekim küfürün “acziyet işareti” olduğu doğru olarak görülebilir –ki zaten tüm bu yazıda belirtmeye çalıştığım gibi küfürler büyü amaçlı tılsımlar, yani bir çeşit duadır. Küfür, aşağıdakinin yukarıdakine müdahale edemediği, haksızlığı görmesine karşın bir şey yapamadığı çaresizlik durumlarında ortaya çıkar, tekrar belirtirsem, çaresizliğin yakarışı olarak bağışlayıcılığın erdemine sığınılır. Seviyesizlik eleştirisine göre ise “aşağıdakiler” küfür eder, “yukarıdakiler”e düşen küfür etmemektir. Bu eleştiri küfürün doğasını doğru tanımlamasına karşın, eleştirinin dile gelişi hiyerarşik mekanizmaları onaylayan türdendir. Kendisi başlı başına küfür sayılabilecek “seviyesiz” sözcüğü ise yukarıda olmayı amaçlayan-kutsayan, aşağıda olmayı ise lanetleyen yeni dünya kutsalını-yarışmacılığını destekler.

“Gezi isyanı” örneği:

Taksim Dayanışması’nın aylarca gösterdiği “direniş”, ağaçlara yapılan müdahaleyle “protesto”ya dönüşmüş, bu protestonun zalimce bastırılmak istenmesi, Gezi “isyan”ını doğurmuştu. Hatırlarım da, isyan günlerinde iktidar yanlılarının en büyük saldırısı başbakana küfür edilmesiyle dillendiriliyordu. Sözüm ona geziyi savunanların ise birkaç kez “oradaki pırıl pırıl gençlerin küfür etmediği”ni söylediklerini bile gördüm. Pehh.

Gezi isyanının AkP politikalarına yönelik birikmiş bir tavır olduğu açıktır. AkP, emeklilik yaşını 68/65’e yükseltirken, tekel işçilerini işten çıkarırken, hem sendikaları yok edip, hem de gölge sendikalar türetirken aslında emekçilerin boğazından geçecek rızklarıyla oynuyordu. Bu girişimler yine bel-altına yönelik saldırılardır. “Hayat yemek-içmekten ibaret değil” midir? Bunu bir de bereketi bol bir dünyada aç kalmamak için çalışmak zorunda olup, karşılığını bile alamayanlara sorun! Çünkü bel-altı demek karnını doyurabilmek demektir. Alkol yasakları da bel-altını imler. Eğlenceyi-gülmeyi yasaklayıp yalnızca verimi artırmak amaçlı bu politikalar ataerkil kölelik sisteminin ta kendisi… Kürtaj tartışmaları da yine bel-altı dünyasına bir saldırıdır.

Benim bu yazıda dikkat çekmek istediğim ise başka. Hatırlanırsa Gezi öncesi yıllarda ve hatta özellikle son bir yılda sık sık “başbakana hakaret edilemez” söylemi yayılmaya başlamıştı. Sosyal medyada yazdıkları sebebiyle işten çıkarılmalar, yumurta atan veya protestocu gençlerin kolluk kuvvetleri tarafından hodbince göz altına alınma haberlerine alışmıştık. İşte tam da geziden birkaç gün öncesinde garip bir şey oldu. Bizzat Erdoğan’ın kendisi, “Başbakan’a hakaret edebilecek babayiğit karşımda göremiyorum” diye konuştu. (Karşısında milyonlarca babayiğit bulmuş oldu, ne ala!) Bana göre ve bu yazının bağlamıyla, bu söz demokrasi ve eşitliği yeni yeni öğrenmekte olan toplumun bam teline dokundu. İlginçtir ki; dünya tarihi nice liderler yanında onların dalkavuklarının “liderimize/ kralımıza/ padişahımıza/ kayzerimize/ öncümüze küfür edilemez” sözleriyle doluysa da, bu kez tam olarak öyle işlemedi. Eğer bu söz yine bir dalkavuğun ağzından çıksaydı, binlerce yıllık bir geleneğin dramaturjisini ortaya koyardı. Nitekim bir süre sonra aynı lider bu sözleri herkesin yeterince işitip, tırsması sonrası çıkıp; “bana hakaret edilmesinin bir önemi yoktur. Benim hükmümün geçtiği topraklarda kimse kimseye hakaret edemez” minvalinde bir söz söyler ve hem herkes alması gereken korkuyu alır hem de lider tevazu sahibi bir insan olarak daha da yücelirdi. Bu durum çoğunlukla benzer dramaturjiyle işler. Aslında AkP’nin bu dramaturjiyi oynatmaktan bile aciz olduğunu Gezi örneğinde gördük. “Yönetmeyi bilmiyorlar” diye buna derim. :P

Geçenlerde ise Erdoğan kendisine edilen hakaret sonrası açtığı dava sonucunu şu şekilde anlattı.  “Bazı medya grupları bana, arkadaşlarıma, partime her türlü hakareti bu ülkede yapabiliyor mu? Yapıyor. [Aslında demokrasinin göstergelerinden biri tam da budur.] Çok açık ve net ortada. Hatta yargı o kadar, burada bazı yargı mensupları o kadar taraflı davranıyor ki, söyledikleri ne? ‘Bu eleştiriye girer ama siz siyasetçisiniz. Bu hakaret değil, ağır eleştiri’. Böyle de bir manevra yapıyorlar. Dolayısıyla bakıyorsunuz, olumsuz karar veriyorlar.” Anayasa Mahkemesi Erdoğan’ın bahsettiği kararda eski Fransa cumhurbaşkanı Sarkozy’e bir protestocunun söylediği “defol git. Aptal!” sözüne karşı Sarkozy’nin açtığı davanın sonucunu emsal gösteriyor. AİHM o davada “cumhurbaşkanının vatandaşlarının saygısını hakketiği kesin olsa da hukuka kısıtlama öngören bu düzenleme modern bir demokraside meşru gösterilemez” demişti. Çünkü modern bir demokraside herkes herkese hakaret edebilir, fakat bu durumu Türkiye insanı anlayamıyor.

Örneğin Hollywood filmlerindeki küfürler Türkçe’ye “kahrolası” diye çevrilirken, bunun yanlış olduğunu yıllarca dile getiren Cem Yılmaz’ın argümanı, gündelik hayatta edilen küfürlerin sinemada sahici canlandırılması gerekliliği üzerinedir. Bu argüman yanlış olmamakla birlikte, küfür veya hakaret edilmesini olağan bulan batı demokrasisini açıklamada yetersiz kalır.

Batıda küfürlerin-hakaretlerin olağan bulunmasının sebebi aslında çok daha basittir. İfade hürriyeti alanında kalan küfürlerin özgür olmasının hukuken sebebi, ister güçsüzden güçlüye veya güçlüden güçsüze olsun, ister soyut bir imgeye veya bedene yönelmiş olsun, küfürün yalnızca bir sözden ibaret olmasıdır. Türkçe bir deyişle; “kimsenin ağzı torba değildir ki büzesin.” Öte yandan nefret suçları gibi bazı kısıtlamalar da vardır ve bunlar anlamını hakaretin niteliği veya biçiminden değil, dile getirenin tehdit unsuru özellikler gösterip gösteremeyeceğiyle anlaşılmaya çalışılır. Dolayısıyla hakaretin veya küfürün kendisi değildir, tehdittir yargılanan.

Türkiye aydınımsıları ise “sözlü şiddet” yaklaşımını küfür ve hakarete indirgemeye çalışıyor gibiler. Oysa küfür/hakaret, tehdit içerdiği oranla, güçlü ve güçsüz arasındaki bağlamla birlikte değerlendirildiğinde şiddet içerip içermediği anlaşılır. Tehdit içermediği zaman ise şiddetin tam aksine bir bağışlama anlamıyla dile gelir ve sözlü iletişimin sonunu imler. Örneğin karşısındakini dinlememe emrini almış, “nato kafa nato mermer” bir müşteri hizmetleri yetkilisiyle konuşurken dile gelen son sözcük olur. Pek çoğumuz içinde yaşadığımız normlar sebebiyle fark etmez, ama aslında burada çaresizliğin yakarışından ayrı olarak, aynı zamanda bir kabullenmişlik-bağışlama dile gelir ve çeker gider. Hukukçu değilim ve ayrıntısıyla bilmiyorum, ama sanırım Türkiye hukuku bu kavrayışın tam tersine küfürü şiddetin başlatıcısı olarak kabul eden ve örneğin karşısındakini öldüren bir katilin “anasına küfür edildiği” yönündeki argümanını hafifletici sebepten sayan bir yaklaşıma sahip. Oysa bu yaklaşımın, yalnızca bir sözden ibaret olan küfüre karşı reel bir şiddeti teşvik etmiş olduğu pek fark edilmiyor.

Bu yazıda okurun kafasını birazcık karıştırabildiysem ne ala. Sonucu ise tekrar antropolojik çerçeveye taşıyarak sonlandırayım. Bel-altı demek yeryüzü, dünya, reel gerçeklik demektir ki, bir de bu yazıda pek bahsetmediğim bel-üstü dünyası vardır. İlkeler, kavramlar, metafizik/soyut düşünceler, felsefeler, gelecek tahayyülleri, amaçlar, ahlaklar ve ideallerden kurulu bir dünya; akıl dünyası. Öte yandan tarih, bize aklın dünyada adil bir yaşamı inşa etmekten çok, türlü üçkağıtçılıkları kurgulamaya yaradığını gösteriyor. Ahlak gösterip kadınları köleleştiren, geleceğe gül bırakmak deyip emek sömüren, kavram gösterip don çalan, din gösterip insan öldüren, demokrasi diyip savaş başlatan, bel-üstünü gösterip bel-altını lanetleyen ve tüm bunları bık bık konuşup makul gösterebilen de akıldır. Bel-altı ise tüm bu numaralara kahkahayla gülen reddedilemez bir hakikate sırtını yaslamıştır: herkesin birbirine denk olduğu bereketli bir dünya. Emin olunuz ki; eğer birileri ekoloji mücadelesi adına dünyadaki kaynakların kısıtlı olduğundan dem vuruyorsa, orada bel-üstü dünyasının yarattığı en eski yalanın yeni bir versiyonu oynuyordur.

Edward Norton’un 25. saat filmindeki harika performansının abuk Türkçe dublajıyla sonlandıralım:

ve bu da orjinal sesten:

Academic, Meseller, Yeşil Politika içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

GENÇLİK MÜZİK FESTİVALLERİNİN OYUNBİLİMSEL DEĞERLENDİRMESİ; “OYUNBAZLAR, AYLAKLAR, CURCUNABAZLAR”


Gençlik Müzik Festivallerinin Oyunbilimsel Değerlendirmesi; “Oyunbazlar, Aylaklar, Curcunabazlar”.

*****

ÖZET

Bu çalışmada günler süren ama her halukarda “geçici” gençlik müzik festivallerinin oyunbilimsel anlamı tartışılmıştır. Müzik festivallerinin, gençliğin “algısını-bakış açısını” yani “dünyasını” yansıtmak üzere önemli bir araç olacağı düşünülmüş, Huizinga, Turner, Bahtin gibi kuramcıların yaklaşımları ve gerçekleştirilen saha araştırmaları üzerinden festival kültürünün anlaşılması amaçlanmıştır. Araştırmada gençlik müzik festivalleri ile reel sosyal yaşamın ilişkisi açığa çıkarılmak istenmiş, ayrıca festivaller arasındaki bariz yaşantı farklılıklarının kültürel arka planı, katılımcılar/oyuncular ve festival/oyun arasındaki ilişkiler üzerinden oyunbilimsel terminolojilerle ele alınmıştır. Tezde Türkçe literatürde karşılaşılmayan, oyunlar ve oynamak üzerine çalışan bir disiplin olan  “oyunbilim” tanıtılmak istenmiştir.

Tezin kuramsal çerçevesinde mevcut oyunbilim yaklaşımları, oyun hakkında fikir üretmiş (tiyatro) antropologlarının kavrayışlarıyla birlikte tartışılmış ve bu yolla araştırmanın ele alacağı oyunbilim paradigması oluşturulmuştur. Bu paradigma üzerinden  reel sosyal yaşamla gençlik müzik festivalleri arasındaki ilişki “oyun içinde oyun” (meta-oyun) bağlamında değerlendirilmiştir. Mevcut oyun teorilerine ek olarak, oyunların bozulması sonrası da ele alınmış ve “oyunbazlık – curcunabazlık” ara kimlik durumları kavramlaştırılmıştır. Kuramsal veriler ve saha gözlemleri üzerinden festivaller arası farklılıklar ve bu farklılıkların getireceği olası sonuçlar anlaşılmaya çalışılmıştır. Oyunbilimsel terminolojiyle farklı festivallerdeki performansların anlamı, festival ruhu üzerinden keşfedilmek istenmiş ve nihayet yapılan tüm analizler üzerinden oyun ve oynamanın doğasına ilişkin görsel ve yazılı kaynak sağlanmıştır.

Anahtar Sözcükler: Oyunbilim, oyun, meta-oyun, festival, şenlik, sosyal drama, sosyal rol, performans, oyunbaz, kural

Academic içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | Yorum yap

LUDOLOGICAL ASSESSMENT OF YOUTH MUSIC FESTIVALS; “TRICKSTERS, TRIFLERS, FROLICKERS”


LUDOLOGICAL ASSESSMENT OF

*****

ABSTRACT

In this study, ludological meaning of youth music festivals, that go on for many days however are “temporary” in any case, has been discussed. It has been assumed that the music festivals would be an important tool to reflect “perception – point of view” which means “world” of youth, and intended to understand the festival culture through the approaches of some theorists such as Huizinga, Turner and Bakhtin and through some field researches. In the research, it has been aimed to expose the relationship between youth music festivals and real social life, and also the cultural background of clear experimental differences between festivals has been mentioned with ludological terminologies through the relationships between participants/players and festival/play. In this thesis, it has been intended to introduce “ludology”, a dicipline that studies games and playing, which is not encountered in Turkish literature.

In the theoretic framework, current ludology approaches have been discussed along with the conceptions of some (theatre) anthropologists who had produced ideas about “play”, and thus the ludology paradigm which this study would refer to has been composed. Through this paradigm, the relationship between real social life and youth music festivals has been evaluated in terms of “meta-play”. In addition to the current play theories, after the game corruption situation (breaking the rules) has also been covered, and the liminal player identities (the trickster – the playmaker or the frolicker – the curcunabaz) have been conceptualized.It has been tried to understand the differences between festivals and the possible outcomes of these differences, through theoretical data and field observations. Ludological terminology and the meaning of the performances in different festivals have been intended to be discovered through festival spirit and finally, with all the analysis made, visual and written resources about the nature of play have been provided.

Key Words: Ludology, play, game, social roles, liminoid, festival, social drama, performance, rule, meta-play

Academic içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | Yorum yap

Kültürel demir perde III / “Türkiye’li”


Bu yazı 21.03.2013 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır.

Irkçı-milliyetçi-etnik unsurlara atıf yapılmadan düzenlenecek yurttaş anayasasının kültürde bulacağı karşılıktan kimsenin tam olarak haberdar olmadığını sanıyorum. Yüzyıllık paradigma nihayet kırılıyor, kırılacağı öngörülüyor. Buna karşılık yeni paradigmanın inşasını oluşturacak dile ise henüz hakim olmadığımıza dair çekincelerim var.

Bizlere bahsedildiği haliyle yeni anayasayla birlikte bu ülke yurttaşlarına nihayet “Türk” değil, “Türkiye’li” denecek. Aslında bildiğimiz çoğu rütin kavrayışın altını üstüne getirme olasılığı bulunan ve etkisi muhakkak on yıllar içinde ancak yerleşebilecek bu değişim, malesef bizim eski paradigmayla yapılandırılmış zihinsel kodlarımızda karşılık bulmaya hazır değil. En başta da dil düzeyinde.

Bu ülke yurttaşlarında milliyetçilik ve faşizm sıradandır. Faşizm bu yazının konusu değil ama yine de bahsedeyim. Faşizm, ırkçılık demek değildir. Faşizm; hiyerarşinin doğallaştırıldığı, düzenin, ast-üst ilişkisine bağlı statüler aracılığıyla sağlanacağı ve bunun kanıksandığı yönetme biçimidir. En net karşılığını militarizmde bulur. Faşizm, ırkçı-milliyetçi-etnik paradigmadan beslense bile dini veya seküler biçimlerde de yerleşiklik kazanabilir. Milliyetçilik ise kendisine atfettiği millet statüsünü (mesela Türk’lük statüsünü), bir hiyerarşi içine (-ki çoğunlukla en tepeye), konumlandırdığı için faşist olur. Milliyetçiliğin karşıtı ise Türkiye yeşil-solunda da kabul edildiği haliyle hoşgörü değildir! Milliyetçiliğin karşıtı, kültür paradigmasıdır. Milliyetçilikle ancak, kültür kavrayışının içselleştirilmesi, dilde karşılığının bulunmasıyla mücadele edilebilir ve çekincem, tam da burada başlıyor.

Bu ülkede “Kürt sorunu” yoktu, hiç bir zaman da olmamıştı. Bu ülkede bir insanın en doğal hakkı olan ana diliyle konuşma, öğrenim görme, kendisini bu dille; hukukta, bilimde, sanatta ifade etme hakkı olan Kürtçe sorunu vardı. Aynısı Lazca ve diğer kaybolmakta olan diller için de geçerlidir. Bunlar kültürel ve tabi haklardır. Kürt’lük statüsünden bahsetmek ise milliyetçiliğe girer, tıpkı Türk’lük statüsünden bahsetmek gibi. Başbakan “her türlü milliyetçiliği ayaklar altına alıyoruz” dedi ama sözünün anlamından kendisinin bile haberdar olup olmadığından emin değilim. Çünkü aslında yeni anayasayla birlikte Türk ve Kürt gibi sözcüklerin tedavülden yavaş yavaş kalkması gerekiyor. Yalnızca bu kadar mı? İngiliz, Fransız, Alman, Yunan, Ermeni, Laz gibi sözcükler de tedavülden kalkacak. -Hadi canım, daha neler!

Ne yazık ki milliyetçiliğin karşıtı olan kültür paradigmasının bu ülkenin ne sağcısında, ne solcusunda, ne yeşilinde, ne de entelinde yerleşiklik kazanmadığı gerçeğinden söz ediyorum. Bu haliyle aslında bizim yeşil-sol cemaate yönelik yazıyorum. Çünkü oluşacak yeni dili ilk inşa etmesi gereken bizim hareketimiz, buna karşılık bizlerin bile yeni dile hakim olmadığını sanıyorum. Oysa bu dili kurabilirsek, bu ülkenin ihtiyacı olan ve ikinci dünya savaşı sonrası 60 yılda nakış nakış örülen Batı kültürel paradigmasına yakınlaşmış olacağız, -yani gerçek anlamda milliyetçilik karşıtı bir dile. Basit bir düşünceden bahsetmiyorum. Denenmiş, deneyimi kanıksanmış, başka yerlerde içselleştirilmiş, gerçek anlamdaki barış dilinden bahsediyorum.

Türkçe’de Fransız (French) sözcüğü tedavülden kalkacak. Artık ya Fransızca (yine French çünkü Türkçe, Fransızca diliyle Fransızı birbirinden ayırarak ırkçı-milliyetçi-etnik paradigmasını yaşatır) diyeceğiz ya da “Fransa’lı”. Böylece “Arap asıllı Fransız” veya “Cezayir kökenli Fransız” gibi abuk sözcüklerden de kurtulacağız.  Bu sözcükler Türkçe’nin ırkçı-milliyetçi-etnik paradigmasının yansımaları. Yeni anayasayla birlikte on yıllar içinde “Kürt asıllı Türkiye’li”, “Boşnak asıllı Türkiye’li” gibi sözcükler, Birgül Ayman Güler’in dilinde görüldüğü ve görüleceği üzere, ülkenin eski milliyetçiliğinin uzantısı olan hareketlerce kullanılacak. Yeşil-solun dili ise hukuğun ve kültürün dili olmalı. Ne kadar erken davranıp yeni dilin pozitif yankısını yaşatmaya başlarsak, o kadar iyi.

Yeni anayasayla birlikte dilde ciddi bir değişim geçirmemiz gerekiyor, oysa buna şimdilik hazır görünmüyoruz. Ciddi ve köklü bir değişim gibi bahsediyorum ama aslında, ayrıntıda istisnaları olsa da, oldukça basite indirgeyebilirim. Türk, Kürt, Laz, Ermeni, İngiliz, Fransız gibi sözcüklere alerji duyalım yeter.  Bir düşünelim; en azından yeşil-sol cemaatimiz bu sözcüklere zaten inceden alerji duymuyor muydu? Bir insanın Türklüğü, Kürtlüğü, İngilizliği, Fransızlığı bizim ne umurumuz!

Örneğin; artık “Türk pop müziği” sözü tedavülden kalkacak. “Türkçe pop müzik” diyeceğiz, -ki doğrusu da hep buydu!

İnsanın Türk’ü, Kürd’ü, Ermeni’si, Fransız’ı olmaz. İnsanın Türkçe konuşanı, Kürtçe konuşanı, Ermenice konuşanı, Fransızca konuşanı olur. Türkler, Kürtler, İngilizler, Fransızlar dediğimiz zaman kendi aklımızda ne kadar hoşgörülü olursak olalım, aslında ırkçılığın uzantısı olan bir dili yaşatırız.

Elbette henüz yerleşiklik kazanmadığı için yeni dilin getireceği bazı handikaplar da var. “Kürt kardeşlerimiz” değil, “Kürtçe konuşan kardeşlerimiz.” Kimi yönlerden zor gelebilir. Bu dilin geliştirilmesi, etnik uzantılarından arındırılması gerekiyor.

“Türk televizyonlarında ilk kez” değil, “Türkiye televizyonlarında ilk kez” veya “Türkçe yayın yapan televizyonlarda ilk kez.”

“Türk tarihi” değil, “Türkiye tarihi” Ayrıca umalım ki, bu tarih Türkiye coğrafyasının daha kapsamlı tarihi olsun. Böylelikle bu ülkenin gerçek anlamdaki kültür tarihine sahip çıkmış olacağız. Ve yeni tarih kavrayışı Orta Asya’dan bahsettiği kadar (Türkçe’nin tarihi), bu topraklarda yaşamış Roma İmparatorluğu üzerinden Avrupa tarihini de içermiş olsun. Bu topraklarda tarih demek, dünya tarihi demektir. Değerini bilemedik, artık bilelim.

Yeşil-sol ideoloji “etnik kimlik hakkı” diye bir şeyden bahsetmez. Bu tam da karşıtı olan bir kavrayış olurdu. Yani bizim ideolojinin bir insanın “Türk” olma hakkına saygı duymak veya bunun mücadelesini vermek diye bir yaklaşımı yoktur, olamaz. Öte yandan Türkçe’den başlayarak Türkçe’nin tüm kültürel uzantılarına dair hakkının da arkasında durur. Kürtçe için de… Çünkü bunlar “kültürel kimlik”lerdir. Aradaki fark anlaşılmadıysa bu yazının önceki bölümlerini okumanızı öneririm. (Kültürel demir perde I ve II)

-          o           -

Yukarıda sorunu basitleştirdim ve basit bir çözüm önerdim. Oysa bu konunun esas çatışma noktaları gelecek on yıllarda göreceğimiz üzere ekonomiktir. Anayasadan Türk sözcüğünün kalkmasıyla Türkiye’de sürüsüne bereket, Türk ve Türkçülükten nasiplenen, dernek, vakıf, ocak gibi, ekonomik kaynağı belli olmayan ama muhakkak bugüne kadar anayasal güvenceden hareketle devlet tarafından desteklenen kurumların ayağının kayması gerekiyor. Bu dernekler, ya yeni yapıya ayak uydurup değişim geçirip, içindeki etnik öğeleri kaldırıp kültür kurumuna dönüşecek, ya da kendi ayakları üzerinde durmasını becerecek. Çünkü artık devlet hukuki anlamda etnik-milliyetçilikten desteğini çekmesi gerekiyor. Eğer çekmezse şanlı Kürt tarihinden bahseden kurumlara da destek sağlaması gerekir veya daha doğrusu şanlı Kürt tarihi, şanlı Laz tarihi gibi bugüne kadarkine benzer inşalara gitmesi gerekir.

Günümüzde Batı’da yasaklanmış olan etnik-milliyetçi kavrayışın yerini yavaş yavaş kültürel paradigma alıyor. Ancak bu tamamlanmış bir süreç değildir. Halen oralarda da ırkçılık, etnisite sayıltıları devam ediyor ama bu hareketlere devlet desteği yok. Türkiye’nin milliyetçileri de elbette temel insan hakkı üzerinden istedikleri düşünceye sahip olabilirler. Milliyetçi olmayın denmiyor. Milliyetçi olabilirsiniz, hobi olarak yine olabilirsiniz, …ama benim vergilerimle değil! Aranızda para toplayıp, Türk veya Kürt olmaya yönelik eylemlerde bulunabilir, kımızın dünya harikası bir içecek olduğuna veya poşunun en birinci icat olduğuna dair kulis çalışmaları yapmaya devam edebilirsiniz.

Tabi, bir de nefret suçu yasası çıkarılırsa tam olacak.

 

Not: Bu yazımı, Yeşil Gazete Sanat bölümünde şu an yayımda bulunan “Yunan edebiyatçı bla bla..” haberini yapan ekip arkadaşıma ithaf etsem mi acaba diye düşünüyorum. :)

Yunanistan’lı edebiyatçı bla bla…” olmasın o! :)

 

Muhabbetle…

Yeşil Politika içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

İzmir’de kadınların coşkulu yükselişi ( 1 Billion Rising -İzmir)

This gallery contains 53 photos.


Kadına yönelik şiddeti protesto amacıyla başlatılan ve dünya çapında 1 milyar kadına ulaşmayı hedefleyen “one billion rising – bir milyar kadın yükseliyor” isimli kampanya, aynı anda 182 ülke ile birlikte Türkiye’nin pek çok şehrinde gerçekleştirildi. 27 şehirde ve 55 noktada … Okumaya devam et

Galeri | Tagged , , , , , , , , , , , , | Yorum yap

Ekolojik sanat’a ilişkin polemik kaygısı 2


Bu yazı 25.12.2012 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır.

Bu yazı üç yıl önce yayımladığım Ekolojik sanata ilişkin polemik kaygısı’nın devamıdır. O okunmadan, bu yazı anlaşılamayabilir. Alternatif medya şenliğinin, “copy right-left” oturumunda, o yazıyı biraz daha genişleterek sundum. Şenliğe katılmamış okurlar için yaptığım sunumu ve kısıtlı zamanda bahsedemediğim birkaç örneği ekleyerek devam ediyorum.

Bu bir pipo değildir.

Vaktiyle, o yazıya gelen eleştirilerden birisi “sanatın ekolojiği olur mu?” gibisinden haklı bir eleştiriydi. Bence de olmaz. Olmamalıydı. Oysa günümüz algısı içinde, domatesin ekolojiği olurken, sanatın da ekolojiği olabilir. Bu anlamda nasıl ki domatesin ekolojiği veya organiği bir yanıyla “öz hakiki domatesi” gösterip, bir yanıyla da endüstriyel yapıyı protesto eden bir sözceye dönüşüyorsa, sanatın ekolojiği de gerçek sanatı tartışmanın ve endüstriyel sanatı protesto etmenin bağlamına dönüşebilir. Bu anlamda şenlikteki oturumun konusunu, hem derinleştirme, hem de daha anlamlı kılma potansiyeline sahiptir.

Bir diğer eleştiri de plak, kaset, mp3 üzerinden müzik için geçerli olanın, divX, avi formatındaki sinema için geçerli olmadığı yönündeydi. Şenlikteki sunumumda temelde bu eleştiriyi örneklerle tartışmak istedim. Ancak kısıtlı zamanda örneklere ve sinema konusuna sıra gelemedi. Yine de bir çerçeve oluşturabildiğimi sanıyorum. Kasti olarak zamane sanat algısına yönelik bir anti-tez niteliğinde ele aldığım ekolojik sanatı, belki de sinemadan da önce edebiyatta ele alarak daha karmaşık hale getirebilirim.

Günümüz Batı uygarlığını besleyen Antik Yunan düşüncesi sanat hakkında en açıklayıcı betimlemelerden birini yapmıştır. Bu aynayı kullanırken, bir yanıyla Batı uygarlığına dahil olduğumuz, bir yanıyla da antik Yunan düşüncesinin bugün Türkiye’sinin ortak kültürel mirası olduğu sayıltısından hareket ediyorum. Antik Yunan; lirik sanatlar ve plastik sanatları birbirinden ayırırken plastik sanatları Hephaistos’un yani demirciler tanrısının yetki alanında, lirik sanatları ise dokuz mousa’ların etkisinde Athena’nın yani bilgelik tanrıçasının yetki alanında saymaktaydı. İkisini birbirinden ayıran sanatçının icranın ortasında yer alıp almadığıyla belirlenir. Örneğin bir ressam stüdyosunda resmini yapar, siler, tekrar yapar ve tekrar silip, tekrar yapma şansına sahiptir. Oysa lirik sanatçının böyle bir şansı yoktur. Bir şair, müzisyen veya oyuncunun sanatı icra edilir ve o an uçup gider. Lirizmde sanat sanatçının kendisidir. Sanat eseri ise bir metayı değil, bir hali, bir durumu, bir olayı veya iletişimi gösterir. Aslında bu düşünce plastik sanatlarda da yanlış bilmiyorsam inceden çıtlatılır. Ernst Hans Gombrich klasik eseri “Sanatın öyküsü”’nde (story of art) plastik sanatlarda da asli olanın sanat eseri değil, sanatçının kendisi olduğunu uzun uzun anlatır.

Antik Yunan’da ilginç olan, dokuz sanatın esin perileri veya tanrıçalarının; şarkı söylemek, müzik aletiyle eşlik etmekle birlikte, şiiri, dansı, destanı ve yanında, tarih, astronomi gibi bugün bilim dediğimiz kategorileri de aynı alana dahil etmiş olmasıdır. Dokuz tanrıçanın ise hangisinin hangisi olduğu bilinmezdi. Yani bu sanatların hepsi birbirine karışmaya meyillidir.

Günümüzde sanat eserinin sanatçının önüne geçmiş olması esas problemdir. Bazı sanatçılar da bu durumdan nasiplenmeye çalışıyor. Bugüne kadar çokça nasiplenmiş olanlar da cabası… Örnekleri öylesine çok ki, sadece bu örnekler hakkında yüzlerce sayfa yazılabilir. Umarım bu konuda, okurlar tarafından akıllara gelenler kaleme de dökülür ve geçmişi hep beraber eşeleyip, bugüne ilişkin farkındalık yaratabiliriz. En basit haliyle, “sahne almadan müzikten para kazanmaya çalışan sanatçı”’dan bahsediyorum. Bu kavrayış kabul edilemez, edilmemelidir.

Bilmem anlaşılıyor mu? …tartışabilmek üzere zamane sanat algısının bir anti-tezinin hatlarını açığa çıkarmak ve eleştiri yapılabilecek alanı geniş tutmaya çalışıyorum. Çünkü aslında müzik için geçerli olanın, edebiyat için de geçerli olduğu iddia edilebilir. Matbaanın icadıyla sesin kaydedilebilmesi benzer durumlardır. Bir zamanların anlatıcısından, günümüzde masabaşı yazarı veya masabaşı şairi türerken, bu olay aynı zamanda stüdyodaki müzisyenle benzer durumda değil midir? Öyleyse belki de kitapları yazarın konferansına, paneline veya belki de hiç akla gelmeyen performatif etkinliğine çağrı olarak görmeliyiz.

Performans sözcüğü günümüz Batı’sında çağdaş sanat kuramcılarında anahtar sözcüğe dönüştü. Çünkü sanata ilişkin sorun, bugün, hem Batı’da, hem Türkiye’de tiyatro algısı ve eğitimiyle ilgili bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Tiyatro kuramcısı, yönetmeni ve American Drama Review’ın editörü Richard Schechner’in söylediği haliyle günümüzün Elizabeth tiyatrosu, konserlerde, disko-bar programlarında, seçim propagandalarında, sokak gösterileri, şenlik, festival ve her türlü happeningde yaşıyor, oysa bu konular konservatuarlarda öğretilmiyor ve nedense tiyatronun ilgi alanına girmiyor. Tiyatro ne idüğü belirsiz bir müzeye dönüşmüş durumda. Bu konu çok daha fazla ayrıntılandırılıp tartışılabilir.

Sinemayı tartışmaya sunumda olduğu gibi pek fırsat kalmadı. Hem, fotoğraf, hem, edebiyat, hem tiyatro, hem müzik, hem dans olabileceği iddiasındaki sinemanın, yanı sıra hem propaganda, hem reklam, hem de belgesel olabildiği de düşünülebilecekken, her halukarda tek yönlü kitle iletişim aracı olduğu unutulmamalıdır. Kısaca anti-tez; bir sürü insanın endüstriyel tavuk çiftliklerindeki gibi daracık alana sıkıştırılıp, bir perdeyi izledikten sonra exit ışığıyla kapıya davet edilmesine sinema der! Tiyatroda seyirciler değilse de, en azından oyuncular zevk alabilirken, sinema oyuncusunun böyle bir olayı bile yok. Aslında ekolojik sanat diye bir şey tartışacaksak (–ki bence tartışılması en azından yeşiller için elzemdir), o, her ne ise, sinemanın onun tam karşıtında duracağı şaşırtıcı olmamalıdır. Ayrıca data meselesinde de sinemanın, “sinemada” izlenmesi gerektiği hatırlanmalı.

Ekolojik sanatın her halukarda sanatçının maddi bedeniyle, o an – orada, yüz yüze iletişim ve ortak katılımla gerçekleşen etkinlikler olarak ele alınmasıyla, endüstriyel sanat veya günümüzde sanatçının önüne geçen sanat eseri anlayışına karşı kavramsal bir direniş yaratabileceği kanısındayım. Bu konuyu açmak ve tartışmak ise sunumumda da belirttiğim üzere alternatif medyanın alanındadır. Yeşil Gazete’nin sanat haber politikasının bu yönde gelecek her türlü katkıya açık olduğunu duyurarak şimdilik kapatıyorum. Söylenecek çok şey var. Söyleyeceklerinizi kayaspage@gmail.com ‘a yollayın.

Basit örnekler;

Tarkan’ın ikinci albümüyle 1,5 milyon satıp mega-star olduğu, Amerika’ya yerleşip, kendisinin öncülleri gibi 2 yılda bir albüm çıkarıp, burnundan kıl aldırmamaya meylettiği zamanları yani çocukluk yıllarımı hatırlarım. Korsan denen kaset-cd kayıt teknolojilerinin gelişip, albümden para kazanılamaz hale gelince, Türkiye’ye dönüp, öpücüklerle, herkese sevgiler yollaması ne kadar da ironiktir!

Altı adet nostalji albümü çıkarıp, bu piyasa çöktükten sonra bir daha göremediğimiz Muazzez Ersoy da bence bir vaka olarak duruyor.

Serdar Ortaç madem büyük bir müzisyendir niçin yılda 70 konser yani 5 günde bir konser verip bilet parasıyla daha çok kazanmayı düşünmüyor? Çünkü o kadar şişirilmesine karşın konserine kimse gitmiyor. Yılda bir kez cips paketi veya kola peti götürerek girilen konserler dışında o stadyumları dolduramaz…

muhabbetle…

Academic, Yeşil Politika içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum yap