GENÇLİK MÜZİK FESTİVALLERİNİN OYUNBİLİMSEL DEĞERLENDİRMESİ; “OYUNBAZLAR, AYLAKLAR, CURCUNABAZLAR”


Gençlik Müzik Festivallerinin Oyunbilimsel Değerlendirmesi; “Oyunbazlar, Aylaklar, Curcunabazlar”.

*****

ÖZET

Bu çalışmada günler süren ama her halukarda “geçici” gençlik müzik festivallerinin oyunbilimsel anlamı tartışılmıştır. Müzik festivallerinin, gençliğin “algısını-bakış açısını” yani “dünyasını” yansıtmak üzere önemli bir araç olacağı düşünülmüş, Huizinga, Turner, Bahtin gibi kuramcıların yaklaşımları ve gerçekleştirilen saha araştırmaları üzerinden festival kültürünün anlaşılması amaçlanmıştır. Araştırmada gençlik müzik festivalleri ile reel sosyal yaşamın ilişkisi açığa çıkarılmak istenmiş, ayrıca festivaller arasındaki bariz yaşantı farklılıklarının kültürel arka planı, katılımcılar/oyuncular ve festival/oyun arasındaki ilişkiler üzerinden oyunbilimsel terminolojilerle ele alınmıştır. Tezde Türkçe literatürde karşılaşılmayan, oyunlar ve oynamak üzerine çalışan bir disiplin olan  “oyunbilim” tanıtılmak istenmiştir.

Tezin kuramsal çerçevesinde mevcut oyunbilim yaklaşımları, oyun hakkında fikir üretmiş (tiyatro) antropologlarının kavrayışlarıyla birlikte tartışılmış ve bu yolla araştırmanın ele alacağı oyunbilim paradigması oluşturulmuştur. Bu paradigma üzerinden  reel sosyal yaşamla gençlik müzik festivalleri arasındaki ilişki “oyun içinde oyun” (meta-oyun) bağlamında değerlendirilmiştir. Mevcut oyun teorilerine ek olarak, oyunların bozulması sonrası da ele alınmış ve “oyunbazlık – curcunabazlık” ara kimlik durumları kavramlaştırılmıştır. Kuramsal veriler ve saha gözlemleri üzerinden festivaller arası farklılıklar ve bu farklılıkların getireceği olası sonuçlar anlaşılmaya çalışılmıştır. Oyunbilimsel terminolojiyle farklı festivallerdeki performansların anlamı, festival ruhu üzerinden keşfedilmek istenmiş ve nihayet yapılan tüm analizler üzerinden oyun ve oynamanın doğasına ilişkin görsel ve yazılı kaynak sağlanmıştır.

Anahtar Sözcükler: Oyunbilim, oyun, meta-oyun, festival, şenlik, sosyal drama, sosyal rol, performans, oyunbaz, kural

Academic içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | Yorum yapın

LUDOLOGICAL ASSESSMENT OF YOUTH MUSIC FESTIVALS; “TRICKSTERS, TRIFLERS, FROLICKERS”


LUDOLOGICAL ASSESSMENT OF

*****

ABSTRACT

In this study, ludological meaning of youth music festivals, that go on for many days however are “temporary” in any case, has been discussed. It has been assumed that the music festivals would be an important tool to reflect “perception – point of view” which means “world” of youth, and intended to understand the festival culture through the approaches of some theorists such as Huizinga, Turner and Bakhtin and through some field researches. In the research, it has been aimed to expose the relationship between youth music festivals and real social life, and also the cultural background of clear experimental differences between festivals has been mentioned with ludological terminologies through the relationships between participants/players and festival/play. In this thesis, it has been intended to introduce “ludology”, a dicipline that studies games and playing, which is not encountered in Turkish literature.

In the theoretic framework, current ludology approaches have been discussed along with the conceptions of some (theatre) anthropologists who had produced ideas about “play”, and thus the ludology paradigm which this study would refer to has been composed. Through this paradigm, the relationship between real social life and youth music festivals has been evaluated in terms of “meta-play”. In addition to the current play theories, after the game corruption situation (breaking the rules) has also been covered, and the liminal player identities (the trickster – the playmaker or the frolicker – the curcunabaz) have been conceptualized.It has been tried to understand the differences between festivals and the possible outcomes of these differences, through theoretical data and field observations. Ludological terminology and the meaning of the performances in different festivals have been intended to be discovered through festival spirit and finally, with all the analysis made, visual and written resources about the nature of play have been provided.

Key Words: Ludology, play, game, social roles, liminoid, festival, social drama, performance, rule, meta-play

Academic içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | Yorum yapın

Kültürel demir perde III / “Türkiye’li”


Bu yazı 21.03.2013 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır.

Irkçı-milliyetçi-etnik unsurlara atıf yapılmadan düzenlenecek yurttaş anayasasının kültürde bulacağı karşılıktan kimsenin tam olarak haberdar olmadığını sanıyorum. Yüzyıllık paradigma nihayet kırılıyor, kırılacağı öngörülüyor. Buna karşılık yeni paradigmanın inşasını oluşturacak dile ise henüz hakim olmadığımıza dair çekincelerim var.

Bizlere bahsedildiği haliyle yeni anayasayla birlikte bu ülke yurttaşlarına nihayet “Türk” değil, “Türkiye’li” denecek. Aslında bildiğimiz çoğu rütin kavrayışın altını üstüne getirme olasılığı bulunan ve etkisi muhakkak on yıllar içinde ancak yerleşebilecek bu değişim, malesef bizim eski paradigmayla yapılandırılmış zihinsel kodlarımızda karşılık bulmaya hazır değil. En başta da dil düzeyinde.

Bu ülke yurttaşlarında milliyetçilik ve faşizm sıradandır. Faşizm bu yazının konusu değil ama yine de bahsedeyim. Faşizm, ırkçılık demek değildir. Faşizm; hiyerarşinin doğallaştırıldığı, düzenin, ast-üst ilişkisine bağlı statüler aracılığıyla sağlanacağı ve bunun kanıksandığı yönetme biçimidir. En net karşılığını militarizmde bulur. Faşizm, ırkçı-milliyetçi-etnik paradigmadan beslense bile dini veya seküler biçimlerde de yerleşiklik kazanabilir. Milliyetçilik ise kendisine atfettiği millet statüsünü (mesela Türk’lük statüsünü), bir hiyerarşi içine (-ki çoğunlukla en tepeye), konumlandırdığı için faşist olur. Milliyetçiliğin karşıtı ise Türkiye yeşil-solunda da kabul edildiği haliyle hoşgörü değildir! Milliyetçiliğin karşıtı, kültür paradigmasıdır. Milliyetçilikle ancak, kültür kavrayışının içselleştirilmesi, dilde karşılığının bulunmasıyla mücadele edilebilir ve çekincem, tam da burada başlıyor.

Bu ülkede “Kürt sorunu” yoktu, hiç bir zaman da olmamıştı. Bu ülkede bir insanın en doğal hakkı olan ana diliyle konuşma, öğrenim görme, kendisini bu dille; hukukta, bilimde, sanatta ifade etme hakkı olan Kürtçe sorunu vardı. Aynısı Lazca ve diğer kaybolmakta olan diller için de geçerlidir. Bunlar kültürel ve tabi haklardır. Kürt’lük statüsünden bahsetmek ise milliyetçiliğe girer, tıpkı Türk’lük statüsünden bahsetmek gibi. Başbakan “her türlü milliyetçiliği ayaklar altına alıyoruz” dedi ama sözünün anlamından kendisinin bile haberdar olup olmadığından emin değilim. Çünkü aslında yeni anayasayla birlikte Türk ve Kürt gibi sözcüklerin tedavülden yavaş yavaş kalkması gerekiyor. Yalnızca bu kadar mı? İngiliz, Fransız, Alman, Yunan, Ermeni, Laz gibi sözcükler de tedavülden kalkacak. -Hadi canım, daha neler!

Ne yazık ki milliyetçiliğin karşıtı olan kültür paradigmasının bu ülkenin ne sağcısında, ne solcusunda, ne yeşilinde, ne de entelinde yerleşiklik kazanmadığı gerçeğinden söz ediyorum. Bu haliyle aslında bizim yeşil-sol cemaate yönelik yazıyorum. Çünkü oluşacak yeni dili ilk inşa etmesi gereken bizim hareketimiz, buna karşılık bizlerin bile yeni dile hakim olmadığını sanıyorum. Oysa bu dili kurabilirsek, bu ülkenin ihtiyacı olan ve ikinci dünya savaşı sonrası 60 yılda nakış nakış örülen Batı kültürel paradigmasına yakınlaşmış olacağız, -yani gerçek anlamda milliyetçilik karşıtı bir dile. Basit bir düşünceden bahsetmiyorum. Denenmiş, deneyimi kanıksanmış, başka yerlerde içselleştirilmiş, gerçek anlamdaki barış dilinden bahsediyorum.

Türkçe’de Fransız (French) sözcüğü tedavülden kalkacak. Artık ya Fransızca (yine French çünkü Türkçe, Fransızca diliyle Fransızı birbirinden ayırarak ırkçı-milliyetçi-etnik paradigmasını yaşatır) diyeceğiz ya da “Fransa’lı”. Böylece “Arap asıllı Fransız” veya “Cezayir kökenli Fransız” gibi abuk sözcüklerden de kurtulacağız.  Bu sözcükler Türkçe’nin ırkçı-milliyetçi-etnik paradigmasının yansımaları. Yeni anayasayla birlikte on yıllar içinde “Kürt asıllı Türkiye’li”, “Boşnak asıllı Türkiye’li” gibi sözcükler, Birgül Ayman Güler’in dilinde görüldüğü ve görüleceği üzere, ülkenin eski milliyetçiliğinin uzantısı olan hareketlerce kullanılacak. Yeşil-solun dili ise hukuğun ve kültürün dili olmalı. Ne kadar erken davranıp yeni dilin pozitif yankısını yaşatmaya başlarsak, o kadar iyi.

Yeni anayasayla birlikte dilde ciddi bir değişim geçirmemiz gerekiyor, oysa buna şimdilik hazır görünmüyoruz. Ciddi ve köklü bir değişim gibi bahsediyorum ama aslında, ayrıntıda istisnaları olsa da, oldukça basite indirgeyebilirim. Türk, Kürt, Laz, Ermeni, İngiliz, Fransız gibi sözcüklere alerji duyalım yeter.  Bir düşünelim; en azından yeşil-sol cemaatimiz bu sözcüklere zaten inceden alerji duymuyor muydu? Bir insanın Türklüğü, Kürtlüğü, İngilizliği, Fransızlığı bizim ne umurumuz!

Örneğin; artık “Türk pop müziği” sözü tedavülden kalkacak. “Türkçe pop müzik” diyeceğiz, -ki doğrusu da hep buydu!

İnsanın Türk’ü, Kürd’ü, Ermeni’si, Fransız’ı olmaz. İnsanın Türkçe konuşanı, Kürtçe konuşanı, Ermenice konuşanı, Fransızca konuşanı olur. Türkler, Kürtler, İngilizler, Fransızlar dediğimiz zaman kendi aklımızda ne kadar hoşgörülü olursak olalım, aslında ırkçılığın uzantısı olan bir dili yaşatırız.

Elbette henüz yerleşiklik kazanmadığı için yeni dilin getireceği bazı handikaplar da var. “Kürt kardeşlerimiz” değil, “Kürtçe konuşan kardeşlerimiz.” Kimi yönlerden zor gelebilir. Bu dilin geliştirilmesi, etnik uzantılarından arındırılması gerekiyor.

“Türk televizyonlarında ilk kez” değil, “Türkiye televizyonlarında ilk kez” veya “Türkçe yayın yapan televizyonlarda ilk kez.”

“Türk tarihi” değil, “Türkiye tarihi” Ayrıca umalım ki, bu tarih Türkiye coğrafyasının daha kapsamlı tarihi olsun. Böylelikle bu ülkenin gerçek anlamdaki kültür tarihine sahip çıkmış olacağız. Ve yeni tarih kavrayışı Orta Asya’dan bahsettiği kadar (Türkçe’nin tarihi), bu topraklarda yaşamış Roma İmparatorluğu üzerinden Avrupa tarihini de içermiş olsun. Bu topraklarda tarih demek, dünya tarihi demektir. Değerini bilemedik, artık bilelim.

Yeşil-sol ideoloji “etnik kimlik hakkı” diye bir şeyden bahsetmez. Bu tam da karşıtı olan bir kavrayış olurdu. Yani bizim ideolojinin bir insanın “Türk” olma hakkına saygı duymak veya bunun mücadelesini vermek diye bir yaklaşımı yoktur, olamaz. Öte yandan Türkçe’den başlayarak Türkçe’nin tüm kültürel uzantılarına dair hakkının da arkasında durur. Kürtçe için de… Çünkü bunlar “kültürel kimlik”lerdir. Aradaki fark anlaşılmadıysa bu yazının önceki bölümlerini okumanızı öneririm. (Kültürel demir perde I ve II)

-          o           -

Yukarıda sorunu basitleştirdim ve basit bir çözüm önerdim. Oysa bu konunun esas çatışma noktaları gelecek on yıllarda göreceğimiz üzere ekonomiktir. Anayasadan Türk sözcüğünün kalkmasıyla Türkiye’de sürüsüne bereket, Türk ve Türkçülükten nasiplenen, dernek, vakıf, ocak gibi, ekonomik kaynağı belli olmayan ama muhakkak bugüne kadar anayasal güvenceden hareketle devlet tarafından desteklenen kurumların ayağının kayması gerekiyor. Bu dernekler, ya yeni yapıya ayak uydurup değişim geçirip, içindeki etnik öğeleri kaldırıp kültür kurumuna dönüşecek, ya da kendi ayakları üzerinde durmasını becerecek. Çünkü artık devlet hukuki anlamda etnik-milliyetçilikten desteğini çekmesi gerekiyor. Eğer çekmezse şanlı Kürt tarihinden bahseden kurumlara da destek sağlaması gerekir veya daha doğrusu şanlı Kürt tarihi, şanlı Laz tarihi gibi bugüne kadarkine benzer inşalara gitmesi gerekir.

Günümüzde Batı’da yasaklanmış olan etnik-milliyetçi kavrayışın yerini yavaş yavaş kültürel paradigma alıyor. Ancak bu tamamlanmış bir süreç değildir. Halen oralarda da ırkçılık, etnisite sayıltıları devam ediyor ama bu hareketlere devlet desteği yok. Türkiye’nin milliyetçileri de elbette temel insan hakkı üzerinden istedikleri düşünceye sahip olabilirler. Milliyetçi olmayın denmiyor. Milliyetçi olabilirsiniz, hobi olarak yine olabilirsiniz, …ama benim vergilerimle değil! Aranızda para toplayıp, Türk veya Kürt olmaya yönelik eylemlerde bulunabilir, kımızın dünya harikası bir içecek olduğuna veya poşunun en birinci icat olduğuna dair kulis çalışmaları yapmaya devam edebilirsiniz.

Tabi, bir de nefret suçu yasası çıkarılırsa tam olacak.

 

Not: Bu yazımı, Yeşil Gazete Sanat bölümünde şu an yayımda bulunan “Yunan edebiyatçı bla bla..” haberini yapan ekip arkadaşıma ithaf etsem mi acaba diye düşünüyorum. :)

Yunanistan’lı edebiyatçı bla bla…” olmasın o! :)

 

Muhabbetle…

Yeşil Politika içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

İzmir’de kadınların coşkulu yükselişi ( 1 Billion Rising -İzmir)

This gallery contains 53 photos.


Kadına yönelik şiddeti protesto amacıyla başlatılan ve dünya çapında 1 milyar kadına ulaşmayı hedefleyen “one billion rising – bir milyar kadın yükseliyor” isimli kampanya, aynı anda 182 ülke ile birlikte Türkiye’nin pek çok şehrinde gerçekleştirildi. 27 şehirde ve 55 noktada … Okumaya devam et

Galeri | Tagged , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Ekolojik sanat’a ilişkin polemik kaygısı 2


Bu yazı 25.12.2012 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır.

Bu yazı üç yıl önce yayımladığım Ekolojik sanata ilişkin polemik kaygısı’nın devamıdır. O okunmadan, bu yazı anlaşılamayabilir. Alternatif medya şenliğinin, “copy right-left” oturumunda, o yazıyı biraz daha genişleterek sundum. Şenliğe katılmamış okurlar için yaptığım sunumu ve kısıtlı zamanda bahsedemediğim birkaç örneği ekleyerek devam ediyorum.

Bu bir pipo değildir.

Vaktiyle, o yazıya gelen eleştirilerden birisi “sanatın ekolojiği olur mu?” gibisinden haklı bir eleştiriydi. Bence de olmaz. Olmamalıydı. Oysa günümüz algısı içinde, domatesin ekolojiği olurken, sanatın da ekolojiği olabilir. Bu anlamda nasıl ki domatesin ekolojiği veya organiği bir yanıyla “öz hakiki domatesi” gösterip, bir yanıyla da endüstriyel yapıyı protesto eden bir sözceye dönüşüyorsa, sanatın ekolojiği de gerçek sanatı tartışmanın ve endüstriyel sanatı protesto etmenin bağlamına dönüşebilir. Bu anlamda şenlikteki oturumun konusunu, hem derinleştirme, hem de daha anlamlı kılma potansiyeline sahiptir.

Bir diğer eleştiri de plak, kaset, mp3 üzerinden müzik için geçerli olanın, divX, avi formatındaki sinema için geçerli olmadığı yönündeydi. Şenlikteki sunumumda temelde bu eleştiriyi örneklerle tartışmak istedim. Ancak kısıtlı zamanda örneklere ve sinema konusuna sıra gelemedi. Yine de bir çerçeve oluşturabildiğimi sanıyorum. Kasti olarak zamane sanat algısına yönelik bir anti-tez niteliğinde ele aldığım ekolojik sanatı, belki de sinemadan da önce edebiyatta ele alarak daha karmaşık hale getirebilirim.

Günümüz Batı uygarlığını besleyen Antik Yunan düşüncesi sanat hakkında en açıklayıcı betimlemelerden birini yapmıştır. Bu aynayı kullanırken, bir yanıyla Batı uygarlığına dahil olduğumuz, bir yanıyla da antik Yunan düşüncesinin bugün Türkiye’sinin ortak kültürel mirası olduğu sayıltısından hareket ediyorum. Antik Yunan; lirik sanatlar ve plastik sanatları birbirinden ayırırken plastik sanatları Hephaistos’un yani demirciler tanrısının yetki alanında, lirik sanatları ise dokuz mousa’ların etkisinde Athena’nın yani bilgelik tanrıçasının yetki alanında saymaktaydı. İkisini birbirinden ayıran sanatçının icranın ortasında yer alıp almadığıyla belirlenir. Örneğin bir ressam stüdyosunda resmini yapar, siler, tekrar yapar ve tekrar silip, tekrar yapma şansına sahiptir. Oysa lirik sanatçının böyle bir şansı yoktur. Bir şair, müzisyen veya oyuncunun sanatı icra edilir ve o an uçup gider. Lirizmde sanat sanatçının kendisidir. Sanat eseri ise bir metayı değil, bir hali, bir durumu, bir olayı veya iletişimi gösterir. Aslında bu düşünce plastik sanatlarda da yanlış bilmiyorsam inceden çıtlatılır. Ernst Hans Gombrich klasik eseri “Sanatın öyküsü”’nde (story of art) plastik sanatlarda da asli olanın sanat eseri değil, sanatçının kendisi olduğunu uzun uzun anlatır.

Antik Yunan’da ilginç olan, dokuz sanatın esin perileri veya tanrıçalarının; şarkı söylemek, müzik aletiyle eşlik etmekle birlikte, şiiri, dansı, destanı ve yanında, tarih, astronomi gibi bugün bilim dediğimiz kategorileri de aynı alana dahil etmiş olmasıdır. Dokuz tanrıçanın ise hangisinin hangisi olduğu bilinmezdi. Yani bu sanatların hepsi birbirine karışmaya meyillidir.

Günümüzde sanat eserinin sanatçının önüne geçmiş olması esas problemdir. Bazı sanatçılar da bu durumdan nasiplenmeye çalışıyor. Bugüne kadar çokça nasiplenmiş olanlar da cabası… Örnekleri öylesine çok ki, sadece bu örnekler hakkında yüzlerce sayfa yazılabilir. Umarım bu konuda, okurlar tarafından akıllara gelenler kaleme de dökülür ve geçmişi hep beraber eşeleyip, bugüne ilişkin farkındalık yaratabiliriz. En basit haliyle, “sahne almadan müzikten para kazanmaya çalışan sanatçı”’dan bahsediyorum. Bu kavrayış kabul edilemez, edilmemelidir.

Bilmem anlaşılıyor mu? …tartışabilmek üzere zamane sanat algısının bir anti-tezinin hatlarını açığa çıkarmak ve eleştiri yapılabilecek alanı geniş tutmaya çalışıyorum. Çünkü aslında müzik için geçerli olanın, edebiyat için de geçerli olduğu iddia edilebilir. Matbaanın icadıyla sesin kaydedilebilmesi benzer durumlardır. Bir zamanların anlatıcısından, günümüzde masabaşı yazarı veya masabaşı şairi türerken, bu olay aynı zamanda stüdyodaki müzisyenle benzer durumda değil midir? Öyleyse belki de kitapları yazarın konferansına, paneline veya belki de hiç akla gelmeyen performatif etkinliğine çağrı olarak görmeliyiz.

Performans sözcüğü günümüz Batı’sında çağdaş sanat kuramcılarında anahtar sözcüğe dönüştü. Çünkü sanata ilişkin sorun, bugün, hem Batı’da, hem Türkiye’de tiyatro algısı ve eğitimiyle ilgili bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Tiyatro kuramcısı, yönetmeni ve American Drama Review’ın editörü Richard Schechner’in söylediği haliyle günümüzün Elizabeth tiyatrosu, konserlerde, disko-bar programlarında, seçim propagandalarında, sokak gösterileri, şenlik, festival ve her türlü happeningde yaşıyor, oysa bu konular konservatuarlarda öğretilmiyor ve nedense tiyatronun ilgi alanına girmiyor. Tiyatro ne idüğü belirsiz bir müzeye dönüşmüş durumda. Bu konu çok daha fazla ayrıntılandırılıp tartışılabilir.

Sinemayı tartışmaya sunumda olduğu gibi pek fırsat kalmadı. Hem, fotoğraf, hem, edebiyat, hem tiyatro, hem müzik, hem dans olabileceği iddiasındaki sinemanın, yanı sıra hem propaganda, hem reklam, hem de belgesel olabildiği de düşünülebilecekken, her halukarda tek yönlü kitle iletişim aracı olduğu unutulmamalıdır. Kısaca anti-tez; bir sürü insanın endüstriyel tavuk çiftliklerindeki gibi daracık alana sıkıştırılıp, bir perdeyi izledikten sonra exit ışığıyla kapıya davet edilmesine sinema der! Tiyatroda seyirciler değilse de, en azından oyuncular zevk alabilirken, sinema oyuncusunun böyle bir olayı bile yok. Aslında ekolojik sanat diye bir şey tartışacaksak (–ki bence tartışılması en azından yeşiller için elzemdir), o, her ne ise, sinemanın onun tam karşıtında duracağı şaşırtıcı olmamalıdır. Ayrıca data meselesinde de sinemanın, “sinemada” izlenmesi gerektiği hatırlanmalı.

Ekolojik sanatın her halukarda sanatçının maddi bedeniyle, o an – orada, yüz yüze iletişim ve ortak katılımla gerçekleşen etkinlikler olarak ele alınmasıyla, endüstriyel sanat veya günümüzde sanatçının önüne geçen sanat eseri anlayışına karşı kavramsal bir direniş yaratabileceği kanısındayım. Bu konuyu açmak ve tartışmak ise sunumumda da belirttiğim üzere alternatif medyanın alanındadır. Yeşil Gazete’nin sanat haber politikasının bu yönde gelecek her türlü katkıya açık olduğunu duyurarak şimdilik kapatıyorum. Söylenecek çok şey var. Söyleyeceklerinizi kayaspage@gmail.com ‘a yollayın.

Basit örnekler;

Tarkan’ın ikinci albümüyle 1,5 milyon satıp mega-star olduğu, Amerika’ya yerleşip, kendisinin öncülleri gibi 2 yılda bir albüm çıkarıp, burnundan kıl aldırmamaya meylettiği zamanları yani çocukluk yıllarımı hatırlarım. Korsan denen kaset-cd kayıt teknolojilerinin gelişip, albümden para kazanılamaz hale gelince, Türkiye’ye dönüp, öpücüklerle, herkese sevgiler yollaması ne kadar da ironiktir!

Altı adet nostalji albümü çıkarıp, bu piyasa çöktükten sonra bir daha göremediğimiz Muazzez Ersoy da bence bir vaka olarak duruyor.

Serdar Ortaç madem büyük bir müzisyendir niçin yılda 70 konser yani 5 günde bir konser verip bilet parasıyla daha çok kazanmayı düşünmüyor? Çünkü o kadar şişirilmesine karşın konserine kimse gitmiyor. Yılda bir kez cips paketi veya kola peti götürerek girilen konserler dışında o stadyumları dolduramaz…

muhabbetle…

Academic, Yeşil Politika içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum yapın

Yağlı ip


Bu yazı 17 Aralık 2012 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır.

“We all live in yellow submarine”

John Lennon

****

Yeşiller ve sol “gelecek partisi”nde birleşti. Birleşme büyüleyici güzellikte bir zamanda gerçekleşti.

Yeni parti, kendisine referans olarak Adalet ve Anavatan Parti’lerini gösteren siyasal hareketin vizyondaki temsilcisinin, elinde yağlı iple dolaşıp, ölümden bahsettiği günlerde doğmuş oldu. Ne kutlu! Temsilci, kendisinden önceki referanslardan hareketle, kendisinin de artık öldürülmesi gerektiğini hissetmiş olmalı. İlköğretim kitaplarında okuduğu şişirme padişahlık masallarına tamah ederken, kahramanlığın ancak ölümden sonra gerçekleştiği Türkiye kültürünü nihayet anlamış bulunmalı. Yağlı ipi, iktidardan nasibini alamayan tek örgütlenmeye karşı tehdit olarak gösterirken, konu, ekranlarda, “birileri beni bugüne değin asmış olmalıydı” serzenişine dönüşüyor. Tehditte bulundukları içinse sıkıntı yok. Çünkü onlar da kahramanları olan Deniz Gezmiş ve nicelerinin kaderini paylaşmak üzere yola çıkmışlardı. Ve eğer iktidarın temsilcisi bu yasayı tekrar çıkarmayı başarabilirse pek sevineceklerdir. Aslında herkes sevinecektir. Konu hazır buradayken Ecevit’e bir fatiha okunmalı. Ölümle kahramanlığın bir arada yürüdüğü vahşet kültürüne, allem edip-kallem edip “dur” diyen yasayı meclisten geçirebildiği için. Öyle ki memleketin linç kültürü sevdası içinde, idam karşıtlığını, medyada doğru aktörlerle sahneleyip, sanki bir toplumsal mutabakat gerçekleştirmiş gibi sunmayı başarabildiği için… Helal olsun.

Helal olsun çünkü eğer bu mutabakatmış gibi görünen karar çıkmamış olsaydı, hala nereye gittiğini bilmeyen aktörler öldürülmeye devam edecek ve böylece kahraman olacaklardı. Onların kahramanlık kültleriyle avutulan ve motive edilen yeni gençler ise nereye gittiklerini bilmedikleri hikayelerde maşa olmaya devam edeceklerdi. Ölüm her zaman büyüleyici güzelliktedir. Bu hikayede Deniz Gezmiş’i, Adnan Menderes’ten ayıran ise her zaman teröristlik konumuna düşmek zorunda kalan muhalefetin, zaten nereye gideceği belli olmayan bir oyun oynamak mecburiyetinde olmasıdır. Oysa Adnan Menderes gibi iktidar rolünü yerine getirenden, en azından nereye gittiğinin bilincinde olması beklenirdi.

Şimdiki iktidar da artık nereye gideceğini bilemiyor. Tekrarını oynadığı hikayenin sonunda duran ve bu kez kendi elindeki yağlı ip bunu gösteriyor. Bildiği tek politika; yap-işlet-devret modeliyle sahip olduğu iktidar manivelasını, kendi yandaş sermayedarlarına kar getirecek her yasayı çıkarmaktan kendisini alıkoymaması gerçekliğiydi. Bugüne kadar, yani 10 yıldır gerçekleştirdiği bu eylemle, toplum arzuladığı gökdelenlere ulaşmış durumda. Buna karşılık ne kadar çok olursa olsunlar, toplumun yalnızca %1’inin buralarda oturabildiği de zihinlere dank etmiş bulunuyor. Kapitalizm bu işte. Filmlerde yaşayanı arzulayan bir toplum, filmlerin aslında gösterdiği diğer kısmı yeni yeni fark ediyor. Hareket alanı yok. Çünkü her tarafta inşa edilen (gökdelen olmasa da) endüstriyel apartman dairelerinin kredi borcunu ödemek için hala nereden baksan 5 sene gerekli. Orta sınıfın bir kısmı hala hakkını seslendiremeyecek durumda. Şeytana ilk yandaşlık yapan gruptur bu ve elinden kurtulduğu zaman, yeni solun iktidar tarihini de belirleyecektir.

Son yıllarda iktidarın elindeki tek gerçekliğin de bokunun çıktığı göründü. Görünmesiyle birlikte sol anlam kazanmaya başladı zaten. İktidar, bir zamanlar laiklik, türban, Kürt sorunu, özgürleşme ve değişim simgeleriyle yola çıkmış ama geçen zamanda kendisini övmek isterken, her konunun ekonomiyle ilişkisi olduğunu da açık etmiş bulundu. Nihayet “ağlamayana meme yok” ya da “ekmek aslanın ağzında” felsefesini kendisine kimlik edindi. Perdelerin arkası göründü. Kral çıplak. Her kapitalist sağ iktidarın kaderidir bu. “Bir yere kadar” denir ya hani, o işte. Öldürme ve öldürülmenin büyüleyiciliğiyle kendisini tekrar kutsama ve bellekleri sıfırlama şansı da ortadan kalkmış durumda. Rakiplerini düşmanlaştırarak gittiği yolun sonunda, onları öldüremiyor. Bari bunca ettiği söz üstüne kendisi ölse ama o da yok. Ne kadar güç bir durum. Öylesine güç ki; demokrasi yerine asılmayı arzuluyorlar. Nafile. Yavaş yavaş sönüyorlar… Kendileriyle birlikte, öldürülerek kahramanlaşan, şişirme Menderes ve Özal mitlerini de söndürecekler. Yazık.

Beyaz atlı mütahitlerin çaktırmadan değil, artık caka sata sata orayı burayı parsellediği, öğrenci kılık kıyafet özgürlüğü gibi gösterilenin, aslında tekstil sektörünü canlandırmak istediği, siyaset ve sermayenin bütünleştiği alan görünür oldu. Aslında bunun bir de mafya ayağı var ama o, pkk sorunu çözümlenmiş gibi olduğunda el değiştirecek, ortaya çıkacak. Az kaldı.

Elinde tuttuğu yağlı ip, o yere geldiğimizi imliyor. Toplum, sağcılık neymiş, solculuk neymiş yeni yeni anlıyor. İşin ilginç yanı, Ecevit sayesinde çıkmış olan yasa, tüm tarafgirliklere selam çakıyor. Mustafa Kemal’le başlayan tepeden modernleştirmenin, bir şair eliyle gerçekleştirdiği son ve nihai hamlesi. “Şimdi yapın, ne yapacaksanız.” Memleket insanının görmese de, bilmese de, varlığını hissettiği iktidarın ölüm meleklerinin artık olmadığını farkediyoruz. Terk ettiler bizi. İlk travmalarını ise 10 küsur sene sonra iktidardakilerin halinden anlıyoruz. Bu halleri, bugüne kadar ölümün güzelliği ve basitliğiyle donanan politika yerine, bundan sonrasının ne kadar zor olduğunu hatırlatıyor. “Öldüremezsin.” Artık vatan haini olma özgürlüğü var. Vatan hainliğiyle suçlama keyfi yok. İç düşman martavalı eski bir masal, demokrasilerde yeri yok. Tüm yurttaşlar “bir memleket gibi olan gemide” politik olarak eşit. Rakiplerini gömemezsin, gömülüp kurtulamazsın da. Politikada tek bildiğin “ölümü bile göze almak” denen politikasızlık olamaz. …Ölüm artık konumuz dışında. Demokrasi bu işte, ne kadar basit… Bir de doğrudan demokrasi var –ki o daha karışık… Hele bir demokrasiyi öğrenelim, kırmadan, boğazlamadan.

Muhabbetle…

Yeşil Politika içinde yayınlandı | Yorum yapın

[Röportaj] Memet Ali Alabora: “Oyun oynayacak mısın? Oynamayacak mısın?”


Bu röportaj 21 Kasım 2012 tarihinde Yeşil Gazete’de yayımlanmıştır.

Yeşil Gazete olarak, okurlarımız için Memet Ali Alabora’yla bir röportaj gerçekleştirdik. M.Ali Alabora, şu günlerde 1 Aralık’ta sahnelenmeye başlayacak olan “Mi minör” isimli oyunun yönetmenliğini yapıyor. Aynı zamanda oyunun geçtiği Pinima ülkesinin başkanını da oynayacak olduğu ve çarpıcı olacağı şimdiden belli olan gösteriden ayrı olarak, kendisiyle Oyuncular Sendikası başkanlığı hakkında, oyun kavramı üzerine ve hatta kültür-sanat politikalarına yönelik birçok başlığa denk gelecek içerikte, uzun uzun muhabbet ettik. Alabora’ya yoğun prova süreçleri ve Heberler çekimleri arasında bize vakit ayırdığı için teşekkür ediyor ve sizlere yemyeşil muhabbetimizi aktarıyoruz.

****

R. K: “Mi minör” mü? “Pinima” mı?

M.A: Mi minör… Oyunun adı “Mi Minör.” Ülkenin adı “Pinima.” Miminör.net. Oradan görebiliyorsunuz hikayeyi.

R. K. : Ben Mi minör’ü tiyatronun adı olabilir mi diye düşünmüştüm.

M. A. : Hayır, hayır… Tiyatronun bir adı yok. Bir kumpanya değil bu. Bu sadece bir proje. “Mi Minör” diye bir proje. Bunu yapan bir prodüktörün adı madı yok yani. Bir prodüksiyon şirketimiz var ama ayrıca öne çıkan; şu tiyatronun, şu oyunu gibi bir durumuz yok.

R. K. : Mi minör ve Pinima sitelerini incelemeden, yalnızca tanıtım videosunu izlediğimde ilk olarak “Heberler”’deki gibi bir Türkiye parodisiyle karşılaştığımı düşünmüştüm.  Yani izleyiciler tarafından sosyal medyadan izlendiği haliyle… Ama sonradan bakınca aslında Türkiye’yle hiç ilgisi yokmuş da, Orwell’vari bir bilimkurguymuş gibi geldi. Bu oyun fikri bir Türkiye parodisi midir? Yoksa bağımsız bir kurgu hikaye mi?

M. A. : Burası tamamen Pinima. Meltem Arıkan’ın bulduğu bir ülke. Burası Türkiye değil. Amerika da değil.. Herhangi bir yer de değil. …Ama çok ilginç bir yansıması var. O da şu; “abi burası tam Türkiye olmuş ya.” “Burası Tam Kuzey Kore olmuş.” “Abi aynı Türkmenistan.” “Tam Amerika olmuş.” …. Bütün bunları o ülkelerden gelen çeşitli insanlardan ya da yorum yapan çoğu insandan duydum ben.  Yani dolayısıyla bu bir ülkeye ait veya bir ülkenin parodisi olsun diye yapılmış bir şey değil. Bu genel olarak dünyadaki sistemin, bugünkü işleyişin, korku üzerinden işleyişin ve genel olarak ataerkillik üzerinden işleyişin kurgulandığı bir ülke. 0’dan, 3.14 metre yüksekliğindeki Pinima ülkesinde bir yer.

R. K. : Tam olarak otoriteryenlik eleştirisi var mı peki burada? Otoriteryen bir ülke mi burası; korku üzerinden dediğiniz yeri açabilir miyiz? Çünkü otoriteryen mi? Yoksa acaba simülasyon mu demek gerekiyor acaba diye düşündürüyor? Biraz da öyleymiş gibi.. Yani ne kadar otoriteryen? Hatta Otoriteryen eleştiri pek yokmuş gibi de görülebilir mi?

M. A. : Dediğim gibi.. Bir Amerikalı buraya “aynı Amerika” diyor. Ya da başka bir arkadaş başka bir yere benzetiyor. Dolayısıyla hani bu dünyanın heryerinden birşey var içinde. Mesela oyunun içinde bir takım yasaklar var. O yasaklar arka arkaya dizildiğinde inanılmaz absürd duruyor. Ama o yasakların hepsi dünyanın bir yerinde gerçekten var olan yasaklar.

R. K. : “Mi minör” ismi nereden geliyor?

M. A. : Mi minör ismi tamamen Meltem’in tercihi. Kadın sesine çok yakın bir ton mi minör. Biraz onunla ilgisi var. Biraz da kendi tercihi tabi…

R. K. : Hikâye aslında biraz dolaşıyor ama hikâyeyi alabilir miyiz?

M. A. : Mi minör Pinima ismindeki bir ülkede geçiyor. Pinima, demokrasiyle yönetilen ve herşeye başkanın karar verdiği bir ülke. Ve bu Pinima’ya, siz oyuna geldiğiniz andan itibaren girmiş oluyorsunuz. Bu ülkenin bir televizyonu var. Televizyonda yayınlanan dizileri var. Reklamlar var, haberler var. Siz o haberleri izliyorsunuz, kimi zaman haberlerde olanlar halka soruluyor. Sizin yanınızda insanlarla röportaj yapılıyor. Siz de o meydandasınız. Ve başkan halkı için her seferinde yeni düzenlemeler yapıyor. Oyunun temel kurgusu bu. Siz de bunu yaşıyorsunuz. Ama bu sırada bir piyanist var, bir sokak piyanisti. Ve oyun o sokak piyanistinin ince sesleriyle “mi” notalarının yasaklanmasıyla başlıyor. Bunun üzerine piyanist tepkisini göstermek için şarkılar söylemeye başlıyor ve ona yeni müzisyenler de katılıyor, sonra ergenler de katılıyor, isterse seyirciler de katılıyor. Böylece piyanist seyirciyle birlikte, sosyal medya üzerinden de birsürü seyirciyle, dijital oyuncuyla ilişki kurararak Pinima’da olup bitenleri dünyaya yaymaya ve seyirciye de gerçekten olup bitenleri göstermeye davet ediyor. Biz aslında sizi bir gösteri izlemeye davet ediyoruz. Siz bir gösteri izlerken bir oyun başlıyor. Piyanist ve ekibi sizi bir oyun oynamaya davet ediyor aslında. Burada seyircinin en baştan itibaren seçimleri var. 1-) Önce bu oyuna gelecek misiniz? Yoksa sosyal medyadan ne olup bittiğine mi bakacaksınız? Arada yaptığımız canlı yayınları mı izleyeceksiniz? İzledin mi hiç yayınlardan bazılarını?…

R. K. : İzledim. Bugün “düşünce özgürlüğü satıyoruz” denen bir video vardı.

M. A. : Onlar tanıtım videoları, o değil. Pınarın, piyanistin sitesi var. O siteye girersen, orada, o gece çekilmiş canlı yayınlar var. Oradan yapılmış. Seyircilerle konuşuyor. Soruyor. Yani ya seyirci olarak canlı yayınları izleyerek twitleri takip ederek, “ya orada bir şey oluyor”u takip edebilirsiniz. Ya da bilet alıp mekana gelebilirsiniz. Bileti alırken iki tane seçeneğiniz var; ya Pinima halkı gibi onlarla aynı zeminde olacaksınız, orta alanda ayakta olacaksınız iki saat boyunca, ya da tribünden izleyeceksiniz seyirci olarak. Bileti aldınız, geldiniz. Her ikisinden birine karar verdiniz. Yine iki seçeneğiniz var. Seyirci olarak, sadece oyunu izlemeyi tercih edebilirsiniz, -gösteriyi izlemeyi. Ya da piyanistlerin davetiyle oyuna katılmayı tercih edebilirsiniz. Yani her aşamada seyircinin seçim yapmasını beklediğimiz bir oyun aslında.

R. K. : Sosyal medyayla ilgili, mesela piyanist bir twitter hesabı açmış ve oradan yayınlara başlamış bile. Her karakterin bir hesabı var gibi…

M. A. : Her oyun oradan başlıyor. (Şu anda internette misin? Hani neredesin? … :P ) Bak şurada “piyanisti destekle” var. O bizi piyanistin sitesine götürüyor.  Oyun sırasında burada durursan, bu açık kalırsa, sağ tarafta piyanistin attığı twitleri, facebook’ta post ettiklerini ve o sırada yaptığı canlı yayınları izleyebiliyorsun.

R. K : Her karakterin var mı peki?

M. A. : Her karakterin değil. Piyanistin, müzisyenlerin ve ona eşlik eden ergenlerin. Burası piyanistin Ustream kanalı. Buradan, oyun anında izlenebiliyor ama aynı zamanda daha önce çekilmiş videolara da gidebiliyoruz.  Şimdi oyun esnasında çekilmiş bir video izleteceğim. Ve sen yazdığın zaman sana cevap da yazıyorlar içeriden.

R. K. : Yalnız oyun sosyal medyadan ayrı olmuyor. İlle de akıllı telefon, tablet ya da laptop gerekiyor gibi.

M. A. : Yoo aslında sadece ayrı bir katman yaşıyorsun. Tamamen hayat gibi. Twitter kullanmadan da bugün yaşarsın.

M. A. : Bak seyret şimdi. Bunlar bayağı şu anda bir adamın ağzına ekmek tıkılmasını izliyorlar. Sosyal medyadan izleyen için bizim temel kurgumuz aslında seyircinin tepkilerini görebilmeniz. Dolayısıyla her gece farklı bir olay izliyorsun aslında.

R. K. : Sosyal medyadan bu görüntüler izlenebilecek mi?

M. A. : Canlı bu. Canlı kayıt. Bunu evde olsaydın canlı olarak izleyebiliyordun zaten. Bak. Bunlar seyirci, hiç biri oyuncu değil. Başkan çıktı mesela şimdi. Ben oynuyorum.

R. K. : Tepki veriyorlarsa ne oluyor?

M. A. : Veriyorlar, “Yuuuh” falan diyorlar. Bak şimdi tepki veriyorlar bana. Ben diyorum ki “biri çok yemekten öldü” diyorum. Yuhhluyorlar beni. …Silah sıkıldı! Sen evde izlerken şimdi kesilecek burada yayın.. Sonra başka yayına geçecekler.

R. K. : Bir oyunun ne kadar kısmı canlı yayınlanıyor?

M. A. : Toplamda yaklaşık 20 dakika bağlanıyoruz…

R. K. : Çünkü canlı yayınlanıyorsa…  Her seferinde oyun değişiyor ama bütün oyunu izlemiş olacaklar.

M. A. : Aslında ben tamamını da canlı yayımlayabilirim. Bir problem yok insanlar izleyecekse. Şey gibi düşün. Bir yerde bir olay oluyor, toplumsal bir olay oluyor, istiyorsan hepsini izle. Ama orada olmakla, onu oradan izlemek arasında bir fark var yani. Ve de ne olursa olsun, temel konsantrasyon noktamız o yayınları yaparken aslında seyircinin tepkilerini görmek ve göstermek.

R. K. : Peki hocam, ben sizi ve tiyatroya ilişkin yaklaşımınızı biraz daha yakından tanıyorum ancak okurlarımız bilmeyecektir. Arayışta olduğunuz seyirci-oyuncu / oyuncu-seyirci denklemlerine ilişkin ciddi bir deneme, deneysel tiyatroymuş gibi algılıyorum. Nasıl peki içinize siniyor mu? “Yakaladım” diyor musunuz? Belki de “çağdaş tiyatro teorilerine ilişkin özel bir şeyi becerdim, oldu” diyor musunuz? Toparlayamadım ama .. :P

M. A. : Şimdi tabi seninle röportaj yapıyor olmak çok farklı başkasıyla yapmaya göre. Çünkü sen benim ne üzerinde çalıştığımı çok uzun yıllardır biliyorsun. Çok uzun yıllardır üstünde çalıştığım oyun denen şeyin, yani “oyun oynama”nın, tiyatronun, sinemanın, televizyonun sınırlarını aşan bir şey olduğunu düşündüm hep. Bizim esas işimizin de oyun olduğunu düşündüm. Bunu da seninle konuştuk hep. Aslında burada yapmaya çalıştığımız şey de bir oyun kurgulamak ve o bizim oyuncularımıza da, aktörlerimize de, yani her gece bir oyun kurgulayabilmek ve bir oyun oynamalarını sağlamaya çalışmak. Evet, o oyunun da bir kuralları ve sınırları var. Bunların bazıları belli, bazılarını da bu oyunu oynadıkça göreceğiz. Ben mutluyum böyle bir şeyi deneyebildiğim, böyle bir şeyi yapabilmeme inanan insanlarla beraber olduğum için. Meltem’in tekstinden başladı herşey. Benim oyun fikrimle buluştu ve birleşti. Ve onun texti bu oyunun kurgulanmasına inanılmaz bir imkan tanıdı.. Öyle ki yurtdışında dijital oyunculardan bir kısmı “Pinileaks” diye bir şey başlattılar. Pinima başkanının rezilliklerini ortaya çıkaran bir Pinileaks kurdular.. Yine yurtdışında dijital oyunculardan bazıları bir “RPG” fikri geliştirdiler. “Role-playing-game” fikri geliştirdiler. Ve şimdi Pinima’ya ajan arıyorlar. Hani içeride mücadele edenleri bulacak olan… Yani herkeste bir oyun oynama isteği doğuruyor. Ama bunu istemeyenler yani oyunun dışında kalmak isteyenler için de bazen beklenileni vaadetmeyebiliyor. Yani tamamen sizin seçiminizle ilgili birşey aslında.. “Oyun oynayacak mısın? ya da oynamayacak mısın?”la ilgili bir şey. Çok uzun zamandan beri üzerinde çalıştığım oyun oynama kavramı ve oyun oynamak üzerine, -ben istediğimi yaptım yani.

R. K. : Peki buna oyundan ayrı olarak performans olarak baktığımızda, tiyatro olarak, yani bir gösteriye yansıtabilmek var çünkü burada…

M. A. : Evet zor olan oydu zaten. Hep çalıştığımız ve konuştuğumuz şey de oydu. Evet oyun oynayabiliyoruz. Oynatabiliyoruz da. Oyunu kuruyoruz ama bunun bir dramaturgi içinde, dört başı mamur biçimde her gece yapılabilmesini sağlayabilir miyiz? Temel soru buydu benim için yıllardır.. Ben bunu sağlayabildiğim kadarını sağladığımı düşünüyorum ilk oyun olarak. Bunun sınırları nerelere gidecek, yani mesela ben buna yeni bir boyut olarak sosyal medyayı eklerken “aaa sosyal medya çok moda, o da işin içine girsin” diye çıkmadı. Kendi hayatımızın içinden çıktı. Meltem’in de öyle. Meltem benim çok yakın arkadaşım. Bundan üç yıl evvel, sosyal medyayla hiçbir ilgisi yokken ben ona “Twitter’a girmen lazım” diye “bak şöyle, böyle” diye anlatırken…

R. K. : Bu arada siz bunu söylüyorsunuz ama cep telefonu bile kullanmıyordunuz.

M. A. : Kullanmıyordum artık kullanıyorum..  :) Ve Meltem üç yıldır o kadar aktif hale geldi ki, -dünyada çok acayip bir ağ var artık-, dünyanın her yerinden takip edicileri var, takipçilerinin çoğunluğu yabancı ve çok ciddi bir yabancı networkü oluştu. Ve bu oyunun içinde dışardan katkı sağlayanların hemen hemen hepsi onun sosyal medyadan tanıdıkları oldu. Hatta bu oyunun teknolojik altyapısını sağlayan kişi de, şu anda bizimle birlikte olan “nine” adıyla sitede görebileceğiniz kişi bile sosyal medya aracılığıyla tanıştığımız ve şu anda bizim çok yakınımız olan biri. Dolayısıyla bütün bunlar eklenmiş oldu. Yani oyunun bir de dijital oyuna doğru giden bir kısmı oldu.

R. K. : Eh tabi, bir çok sitesi var…

M. A. : Evet dört tane sitesi var oyunun. Bir tanesi “Mi minör” yani oyunun resmi sitesi. Piyanistin bir sitesi var. Piyanistin karakteriyle, yani bu karşı duruşun karakteriyle özdeşleşen bir site.  “Pinima”’nın bir sitesi var. Orası ülkenin resmi sitesi… Bir de bunlardan tamamen bağımsız “Mi minör teknoloji” sitesi var. Onu yurtdışından bir dostumuz hazırlıyor. O sebeple yalnızca İngilizce. Orası size teknolojik olarak kişisel güvenlik, güvenli telefon kullanımı, dijital mecrada teknik bilgiler veren bir blog. Mi minör teknoloji.

R. K. : Tabi hepsinin bir de sosyal medyada yansıması var. Facebook’ta, Twitter’da…

M. A. : Facebook’ta iki tane sayfa var. Biri Mi minör’ün kendi sayfası, kurumsal, reklam için…. Piyanistin bir sitesi var Facebook’ta, o bir kişi gibi yaşıyor, arkadaş kabul ediyor. Facebook o kadarla sınırlı. Ustream’da piyanistin canlı yayınlar yaptığı bir kanalı var. Youtube’da var. Bir de Twitter’da Mi minör teknolojinin ayrı, piyanistin ayrı, Pinima’nın ayrı, Mi minör’ün ayrı hesapları var.

R. K. : Bu oyun, Maçka Küçükçiftlik Park’ta, Caferağa’da yani tiyatro salonunda değil de daha çok konser salonlarında oynanıyor. Bu bir kısıtlama getirir mi?

M. A. : Evet tiyatro salonunun içi boşaltılmamışsa, çok büyük bir black box değilse, o salonlarda oynama imkanımız yok. Ancak ben oyunu en baştan basketbol sahasında oynanmak üzere tasarladım. O salonların 15’e 28 ölçüsü var ve onun yanında tribünler varsa dünyanın heryerinde oynayabiliriz.

R. K. : Peki Pinima, bir devrim sonrası mı öyle olmuş bir ülke? Yoka bizatihi bir ülkeyi mi buluyoruz? Yani Başkanla birlikte mi değişmiş?

M. A. : Bilmiyoruz… Orasını Pinima’yla yazışarak, Pinima’ya sorarak geliştirebilirsiniz. İleride Pinima’ya kanun teklifi de verebileceksiniz. Başkan da onaylarsa kanun teklifleri geçirecek. Böylece o evreni, Pinima evrenini genişletebiliriz.

****

R.K.  : Oyuncular Sendikası olarak SGK İstanbul İl Müdürü ile geçen sene görüşmeleriniz olmuştu. Orada size sanatçıların sanatçı olduğuna dair onay verme yetkisi verildi.  Bildiğim kadarıyla sanatçılar dışarıdan primlerini ödeyerek sigortalarını yaptırabiliyorlar.

M.A. : Görüşmelerimiz hala oluyor. Her gün görüşüyoruz hatta.  2011 yılında torba yasayla birlikte sanatçılara özel bir avantaj ortaya çıktı. 5510 Sayılı sosyal güvenlik kanununa, ek 6 maddesi olarak çıkan bir maddeye göre sanatçıların bir ay içinde 10 günden az çalışmaları olduğu takdirde, kendi primlerini kendileri ödeyebiliyorlar. Üstelik bu primlerde 19 günün primini (bu ilk çıktığında 18 gündü, bu yıl 19 yıl oldu, gelecek yıl 20 yıl olacak, 13 yılda tekrar eşitlenecek) yatırarak 30 güne saydırabiliyorlar. Kişinin sanatçı olduğunu ispat etme noktasında Oyuncular Sendikası yetkili bir kurum. Sanatçının, Kültür Bakanlığı’ndan, meslek birliğinden ya da bağlı bulunduğu sendikadan bununla ilgili onay alması gerekiyor. Ama bu ek 6 maddesinin  işleyişi ile ilgili problemlerimiz var. Bu problemleri SGK’ ya bildirdik. Onlar da sistemde bununla ilgili olan sıkıntıları çözmeye çalışıyorlar. Ama aslında ek 6 bizim tercih ettiğimiz bir uygulama değil.  Biraz ehven-i şer. Yani şöyle bir mantık var burda aslında. Hiçbir şekilde sigortaları yapılamıyor, bari kendileri sigortalarını yapıversinler diye çıkartılmış bir madde bu.  Dolayısıyla kötü kullanıma açık.

R.K :  Bu ek madde 2011 yılında mı çıktı? Sizin çabalarınızla mı çıkmış oldu?

M.A: Evet, 2011 yılında çıktı. Biz  sanatçılar için böyle bir düzenleme istiyorduk.  Aslında taksiciler için yapılmış bir düzenleme sanatçılara uyarlandı.  Biz, bunu geliştirmek ve iyileştirmek istiyoruz.  Bu da  uzun bir süreç alacaktır. Neden sanatçılar için böyle bir şeye ihtiyacımız var? Sanatçıların a-tipik çalışma durumları, yani normaldeki ilişkilerden farklı; iki gün orada, bir gün orada, üç gün orada gibi çalışma durumları… Özellikle oyuncular üzerinden baktığınızda daha çok zamanı oturarak, daha az çalışarak geçirilen bir meslek olduğu için, bir oyuncu için çalıştığınız zamanlar sürprizdir, yani ayrıcalıklıdır. “Bugünlerde işsizim” değil, “bugünlerde işliyim” demek bir sürprizdir. (Gülüyor ) Genelde oyuncu işsiz, az bir müddet işlidir. Onun için bu bizim hedeflerimizden ve amaçlarımızdan biri. Emeklilik priminin ve işsizlik sigortasının mesleğe göre düzenlenmesi. Bu aslında bir ilk adımdı.  Bunu şu anda kullanıyoruz ve eksikliklerini görerek tüketmeye çalışıyoruz, daha iyisini yapabilmek için…

R.K: Peki, sizin bu oyunculuktan , Garajistanbul iletişiminden bugüne kadar gelen süreçte bu sendikayla haşır neşir olmanızın size kattığı neler var?

M. A. : Sendikanın bana kattığı mı?

R. K. : Evet, sendikanın bir oyuncuya, bir sanatçıya kattığı neler var?

M. A: Açıkça şunu söyleyebilirim. Sendikal mücadele içine girdiğiniz zaman, emek mücadelesi dediğimiz,  o yıllardır dilimize pelesenk olmuş, çeşitli politik mecralarda, siyasi mecralarda dillendirdiğimiz şeyin, bir kavram olmaktan öteye, doğrudan yaşantımızın içinde bir şey olduğunu algılamak mümkün oluyor. Benim için bunun algılanması ancak, gerçekten emek mücadelesinin içinde sendikal bir mücadele verince gerçek oldu. Yani “ücret ne demek?” “Benim aldığım şey, ücret.” “Niye ücret?” “İşçiye ücret ödenir.” “Ben niye işçiyim? İş nedir? İşçi ne? Emek ne? Sermaye ne?” Bunların hepsini kavramsal olarak tabi ki biliyoruz. Ama bunu kendi hayatınızda bire bir pratikle yaşamak çok başka türlü bir farkındalık geliştiriyor. Bunun için küçük bir örnek vereyim. Ben, yıllarca bir vize formu ya da buna benzer bir resmi form doldururken, çalıştığınız işyeri kısmına hep serbest meslek yazardım. Fakat, hep kafamın bir kenarında da şöyle bir soru olurdu. Ben buraya serbest meslek yazıyorum, ama aslında ben şu anda, şu prodüksiyon şirketinde çalışıyorum, onun dizisinde oynuyorum ya da filminde oynuyorum diye düşünürdüm. Ama ilişkimizde hep serbest meslek makbuzu kesildiğini ve belge  açısından serbest olduğumu bildiğim için serbest meslek yazardım. Ama bu çelişki hep kafamı karıştırırdı. Artık bugün biliyorum ki, aslında bizim ilişkimiz serbest bir ilişki değil.  Aslında o gün kafamı karıştıran şey,  doğru bir kafa karışıklığıymış. Çünkü hakikaten ben  aslında oraya bağlı çalışan bir işçiymişim. Burada bizim ilişkimizin makbuzla düzenleniyor olması, ilişkimizin bağlılık ilişkisi olduğunu değiştirmiyor.  Yani bunu ve aldığımızın “ücret” olduğunu algılamak… Mesela “paramı alamadım” diyorduk, “para” diyorduk biz ona. Ya da mesela ilk konuşmaları yaparken “taban fiyatın belirlenmesi” diye bir cümle kullanıyorduk.  Oysa fiyat, bir ürün için geçerlidir. İşçiliğin karşılığı ücrettir. Oysa doğru olanı, taban ücretin belirlenmesi . Bu farkları anlamak, bu farkındalığa ermek, bu mücadelenin içinde olunca anlaşılıyor. Dolayısıyla sendikal mücadele de bana çok şey kattı. Yani, bugün herhangi bir yere gittiğim zamanki bütün  iş ilişkilerine başka türlü bakıyorum. Yani benim için bir garson, bir kasiyer başka biri artık. Yani iş ilişkisini okuyabiliyorum, farkı anlayabiliyorum. Bunu idrak ederek anlayabiliyorum.

R. K. : Şimdi şu konuya gelelim. Oyuncular sendikası, telif hakları konusunda Sinema Oyuncuları Meslek Birliği’nin (BİROY) sürdürdüğü bir mücadeleye de destek vermekte. Bize bu süreçten bahseder misiniz?

M. A.: Peki size o zaman küçük bir sürpriz söyleyeyim.  BİROY, 1995 öncesiyle ilgili bir dava açtı, bizim meslek birliğimiz. Ben BİROY’un üyesiyim sadece, yöneticisi değilim.  BİROY’un başkanı Janset, aynı zamanda Oyuncular Sendikası’nın Yönetim Kurulu üyesi. Onlar 95 öncesinde işleri olan oyuncularla  ilgili geniş kapsamlı bir dava açtılar. Yani, dava başvurusunda bulundular. Davayı açmak, savcılığın işi… Bekliyoruz.  Ama bu arada çok müthiş bir şey yaptılar. İspanya’ya gittiler. İspanya’daki Oyuncu Meslek Birliği toplayıcı örgütüyle bir toplantı yaptılar.  İspanya’dan 4 tane filmin telifini aldılar ve buraya geldiler. Bunu yakın zamanda burada tanınan oyunculara dağıtacaklar. Oyuncular ilk defa oynadıkları bir filmden telif alacaklar, ama İspanya’dan… :S

R. K. : Bu bahsettiğiniz Yeşilçam’dan filmler mi?

M. A.: Hayır, bunlar yeni zamanlarda vizyona girmiş 4 tane film.

R. K.: Hangileri? :)

M. A. : Sonra söyleyeyim.

R. K. : Peki, tamam. :)

*****

R. K.: Seferihisar konusundan da bahsedelim biraz. Teos’ un sanatçılar kenti olması düşüncesi, Yeşil Gazete okurlarına çok anlamlı gelecektir.

M.A.: Tunç Soyer (Seferihisar  Belediye Başkanı)  gerçekten çok kültürlü ve çok vizyon sahibi biri.  Zaten Seferihisar’ ı ilk “Cittaslow” yani “yavaş kent” yapma vizyonu da bunun önemli bir göstergesi. Kültürel alana çok önem veriyor. Ama kültürel alanı sadece sanatsal, kültürel, tarihi değerlerimiz olarak değil benim çok uzun yıllardır hep çeşitli mecralarda anlatmaya çalıştığım şekliyle, yani gastronomisiyle, kendi yaşama kültürüyle, tarımıyla, ürettiğiyle, sanatıyla, tarihiyle, kültürüyle bir bütünsellik içinde düşünüyor ve bunun üzerine yatırım yapmak istiyor. Bu kapsamda davet kendisinden geldi, Salih Güney aracılığıyla. Salih Güney de hem bizim üyemiz, hem de arkeolojiye çok meraklı.  Gençliğinden beri çok meraklıymış. Ben de Salih Ağabey’in bu yönünü yeni öğrendim.  Teos’un şöyle bir özelliği var; Teos, Efes kadar, Bergama kadar büyük bir İyon kenti. Milattan sonra 300’lü yıllarda birçok İyon Kenti’nden dışlanan sanatçılar, oyuncular, Teos’ta bir araya gelmişler ve Teos’ta prodüksiyonları üretmeye başlamışlar.  Milattan sonra 3. yy.’da, Teos’ta, ilk Oyuncular Birliği’ni kurmuşlar. Tiyatronun öncülüğü olan Dionisos şenliklerinin bir Diythrambos’a dönüşerek tiyatro olmuş halinin Tanrısı sayılan, Dionisos’un, dünyadaki en büyük tapınağı da Teos’ta. Başkan bizi oraya davet etti. Biz de Dionisos Tapınağı’nın kalıntılarının orada, ev yapımı şaraplarla, Teos zeytinleri ve peynirleri eşliğinde yeniden dünyanın ilk oyunculuk örgütüne bir selam göndermiş olduk, o topraklarda kurulmuş  yeni bir oyunculuk örgütü olarak…

R.K.:  Peki, daha sonrası için de planlar var mı?

M.A. : Evet,  Tunç Bey’le ve Seferihisar’la ilişkimiz devam edecek.  Belki,  Avrupalı oyuncular, Avrupalı oyunculuk örgütleri için de Seferihisar’ı bir çekim alanı haline getirmek ve uzun vadede de yine Seferihisar’ı kültürel ve sanatsal anlamda bir çekim alanı haline getirmek için ortak çalışacağız.

R.K.: Yüksel Aksu’yla birlikteliğiniz de çok güzel. Bu da, bizim okurlar için çok yabancı olmayan şeyler.  Özellikle “Entelköy Efeköy’e karşı” olsun, “Dondurmam Gaymak” olsun, bunlar hep eskiden beri bizim insanlara sunduğumuz yeşil fimler… Bu projeler daha devam edecek mi?

M.A: Yüksel benim çok yakın arkadaşım. Bu oyunu yaparken de Yüksel geldi, belgeselini yapıyor mesela. Oyunun belgeselini yapıyor ekibiyle birlikte. Dolayısıyla bizim Yüksel’le birlikteliğimiz devam edecek. Film mi çekeriz, rakı mı içeriz değişir ama biz çok eski arkadaşız. Dondurmam Gaymak’la başladığımız ve Entelköy Efeköy’e Karşı’yla devam ettiğimiz şeyin içinde de, aslında Mi Minör’e dönersek, “oyun”la ilgili bir şey var. Dondurmam Gaymak, benim için bir oyun deneyiydi.  Oyun dediğimiz şeyi, oyunun çıktığı coğrafyalardan birtanesi olan Karia coğrafyasında, Karia halkıyla birlikte yansıtabilmekti aslında orda yaptığımız şey. Entelköy Efeköy’e Karşı’da da buna benzer bir şey yaptık.  Dolayısıyla Yüksel’le olan bağlantımız, profesyonel birlikteliğimiz, arkadaşlığımızın ötesinde iş üretmek üzerine kurduğumuz birliktelik, böyle bir oyunu temel alan bir yerden geliyor.

R.K: Aynı zamanda yerelliğe de uzanıyorsunuz.

M.A.: Eh tabi o sonuçta kendi coğrafyasına çok bağlı. Bir Ula’lı (Muğla), Karia halkından gerçek bir oyuncu … Daha doğrusu Yüksel, çok acayip bir oyunbaz, çok iyi bir anlatıcı, oyunkuran, oyunbozan, oyun-yapan, sadece bir yönetmen olarak değil, kişi olarak da öyle bir adam… Keçi zaten, tipi de keçi. :) Yani tam anlamıyla keçi… Keçi, bizim atamız.  Oyunculuğun atası.  Çünkü çok oyuncu bir hayvan keçi. Yani biraz belki oralara bakılmış. Onun için satyr var yani. İşte, bütün bunların birleşimi Yüksel’le iş üzerinden birlikteliğimizin temel nedeni. Ama onun dışında çok iyi arkadaşız.

R. K. : Zamanında Barışarock festivalinde bayağı aktiftiniz. O sloganınız hala yaşıyor. “Sensiz bir kişi eksiğiz!” O sizin gençliğiniz miydi? :) …Ve şimdi festivaller üzerine bir şeyler dönüyor. Bu durumu siz nasıl görüyorsunuz?

M. A. : Sen tabi festivalcisin. Bu sadece festivallerle ilgili değil. Burada kültürel anlamda genel bir mesele var. Bu kimilerine göre gayet olumlu, kimilerine göre ürkütücü, kimilerine göre şaşırtıcı olan bir dönüşüm içinde Türkiye. …Türkiye dönüşüyor. Ama daha muhafazakar bir yere doğru dönüştüğü kesin. Bu muhafazakar algı içinde kültür-sanat alanı sürekli bir mesele olmaya başlıyor. Bu tür dönüşümlerde benim genel tecrübem; dünyada sonda iki şey öne çıkar, biri kültür-sanat alanı, diğeri de kürtaj… Biz bu ikisini geçen sene bolca konuştuk. Bu dönüşüm içinde festivaller de, tiyatrolar da diğer alanlar da etkileniyorlar. Dolayısıyla o bütünün içinde düşünmek lazım.

*****

R. K. : Sayın Pinima başkanı, iki partiden birden aday olmanız oyları bölmez mi?

M. A. : Demokrasilerde halkın sözü çok önemlidir. Onun için de, ben, iki partide karar kıldım. Çünkü halkım konuşmasa bile ben onları dinliyorum!

Röportaj: Ramazan Kaya / Yeşil Gazete Sanat Editörü kayaspage@gmail.com

Fotoğraflar: Rana Almaç

Mi Minör Hakkında;

KüçükÇiftlik Park

1 Aralık 2012 Cumartesi, 21.00 (PRÖMİYER)

2 Aralık 2012 Pazar, 18.00

5 Aralık 2012 Çarşamba, 21.00

9 Aralık 2012 Pazar, 18.00

Caferağa Spor Salonu

13 Aralık 2012 Perşembe, 21.00

20 Aralık 2012 Perşembe, 21.00

Yazar: Meltem Arıkan
Özgün Müzik: Evrim Demirel
Yönetmen: Memet Ali Alabora
Yapımcı: EEMPCM
Uygulayıcı Yapımcı: CPM/Cem Görk
Sahne/Kostüm/Işık Tasarım: Kerem Çetinel
Ses Tasarım/Görsel İşitsel Uygulama: Filika/Selçuk Artut
Video Filmleri Yönetmeni: Özgür Uyanık
Oyuncular:
Anıl Eroğlu
Barış Yalçınsoy
Bora Cengiz
Can Kahraman
Coşku Cem Akkaya
Deniz Çakır
Ege Arıkan
Fuat Onan
Gizem Yağız
Gözde Seda Altuner
Memet Ali Alabora
Onur Ay
Öznur Serçeler
Pınar Öğün
Sennur Nogaylar

Röportaj, Yeşil Politika içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın